
GENEL NÜFUS: 10.072.447
YÜZ ÖLÇÜMÜ: 5.712 km²
İKLİMİ: Yaz ayları genellikle sıcak, kış ayları bölgeyi etkisi altına alan sistemlere bağlı olarak fazla soğuk geçmeyen İstanbul, Akdeniz ikliminin özelliklerini taşıyor görünse de, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı’nın etkisiyle farklı özellikler taşır.
ULAŞIM: İstanbul’a deniz, kara, hava ve demiryolu ile ulaşma olanağı vardır.
YEREL ETKİNLİKLER
Türk Dünyası Çağdaş Edebiyat Günleri Nisan
Kırım Müzik ve Dans Günleri Şubat
Türk Dünyası Tiyatro Festivali Mart
Uluslararası İstanbul Film Festivali 13-26 Nisan
Çocuk Şenliği 17-23 Nisan
Uluslararası CRR Çocuk Festivali 20-24 Mayıs
Uluslararası CRR Gençlik Festivali 12-20 Mayıs
Türk Dünyası Kukla Tiyatrolar Festivali Mayıs
Tataristan Kültür Günleri Mayıs
Fetih Şenlikleri 27-30 Mayıs
Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali 18 Mayıs-4 Haziran
Uluslararası İstanbul Müzik Festivali 7-29 Haziran
Şile Bezi Kültür ve Sanat Şenliği Temmuz
Kartal Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali 25-27 Ağustos
Uluslararası CRR Mistik Müzik Festivali Kasım
Türk Dünyası Sinema Festivali Kasım
Uluslararası CRR Piyano Festivali Aralık
Uluslararası Turizm ve Seyahat Festivali 28 Şubat-3 Mart
Uluslararası Dans Festivali 28 Nisan-4 Mayıs
Gençlik Günleri 1-7 Mayıs
Uluslararası Caz Festivali 5-20 Temmuz
YABAN HAYATI
Bakırköy: Küçükçekmece Gölü dolaylarında ender olarak ördek ve yabankazı, Alibeyköy ve Baraj Gölü çevresinde ördek ve kaz, Kemerburgaz dolaylarındaki Belgrad Ormanları’nda yabandomuzu, tilki, ender olarak çakal ve kurt, sık ormanlarda çulluk, sülün ve yaban güvercini görülmektedir.
Çatalca: Kuzeybatıda Yalıköy bölgesi karaca ve sülün alanı olarak belirtilmiştir.Istranca Dağları’nın yüksek tepelerinde ve sık ormanlarda ender de olsa kurda rastlanır.Ayrıca, ülkemizde ender olarak rastlanan, sürülerinden ayrılmış ve giderek orman içinde vahşileşmiş mandalar bulunmaktadır.Durusu (Terkos) Gölü ördek ve yabankazı için yaşam ortamıdır.Sinekli yöresi sülün koruma alanı olarak belirlenmiştir.Beykoz ilçe sınırlarının kuzeydoğusunda çulluk, tavşan ve tilki ile ender olarak dağ kekliği bulunur.Ömerli Baraj Gölü çevresinde kaz ve ördek, sık ormanlık alanlarda yabandomuzu görülmektedir.
Bunun dışında il bünyesinde; Sarıyer’de Feneryolu Yaban Hayatı Koruma Sahası, Çatalca’da Yalıköy (Çilingöz) Yaban Hayatı Koruma Sahası, Arnavutköy’de Şamlar Ağaçlandırması Yaban Hayatı Koruma Sahası, Silivri’de Sinekli Sülün Yerleştirme Sahası bulunmaktadır.
KORUNAN ALANLAR
(Milli Parklar ve Tabiat Parkları)
Göknarlık Tabiatı Koruma Alanı: Alan, Beykoz ilçesi Tokat köyü sınırları içerisindedir.46,5 hektar büyüklüktedir.Beykoz ilçesine 8 km. uzaklıktadır.İstanbul’da doğal olarak yayılım gösteren tek göknar ağaçları korusunun yer aldığı nadir ve tehlike altında bulunan bir ekosistem özelliği göstermektedir.Göknar, kestane, ıhlamur, gürgen ve fındık başlıca bitki türlerini oluşturmaktadır.
Polonezköy Tabiat Parkı: Beykoz ilçesi sınırları içerisindedir.Polonezköy, çevresindeki endüstriyel gelişime karşı doğal varlığını koruyan bitki örtüsü ile Batı Akdeniz Bölgesi’nin floristik özelliklerini taşımaktadır.Gürgen, kayın, karaağaç, kızılağaç, kestane ve ıhlamur gibi yapraklı türlerin yanı sıra iğne yapraklarından oluşan ve çeşitli alt flora ile zenginleşen bir orman dokusuna sahiptir.Yaban hayatı topluluğu da oldukça zengindir.Ayrıca yöre, ilkbahar ve sonbaharda leylek ve yırtıcı kuş göçlerinde binlerce kuşun konaklama ve besleme yeridir.Plato niteliği taşıyan jeormofolojik yapısı, peyzaj güzellikleri ve rekreasyon olanakları yanında, tarihsel bir özellikte taşımaktadır.Tabiat Parkı içersinde bir gelişme noktası olan Polonezköy’de konaklama tesisleri yer almakla olup, büfe ve lokantalar da bulunmaktadır.
TARİHÇE: IV. Jeolojik zamanın başında derin bir vadiyi deniz sularının istila etmesiyle dünyanın en güzel boğazı meydana gelmiş oluyordu.Burada ilk yerleşmenin M.Ö.V.Binde Kadıköy civarında Fikir Tepe’de olduğunu tespit ediyoruz.Fakat batılıların mitolojiden esinlenerek Bosphoros dedikleri 27 km. uzunluğundaki boğazın güzelliğini ilk önce Megaralılar keşfetmiştir.M.Ö.VII.yüzyılda Megaralılar kendi yurtlarından ayrılırken yeni yurtlarını nerede kurmalarını kahinlere sorduklarında “Körler yurdu karşısında” cevabını almışlardır.Başkanları Bizas ile bugün Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yere geldiklerinde karşıda Kalhidon’da yerleşmiş olan Fenikelileri görmüşler, bu kadar güzel yeri bırakıp orada yerleşenlerin kör olması gerekir deyip kahinlerin burayı belirttiğine kanaat getirerek buraya yerleşmişlerdir.Böylece Topkapı Sarayı’nın bulunduğu alan da kurulan şehri Sarayburnu’ndan başlayarak Sultanahmet Cami’nin yanından geçen ve Ahırkapı’da denize ulaşan surlarla çevirmişler ve bu küçük şehre de başkanlarının adına izafeten Bizantion ismini vermişlerdir.
Bizantion M.Ö.508’de Pers-Yunan Savaşı sırasında Pers İmparatoru Darius tarafından zapt edilmiş ve yağmalanmıştır.Daha sonra M.Ö.479’da İranlılar Plete’de yenilince Bizantion İranlıların elinden çıkmış, Atina-Isparta savaşları sırasında önce Atina’nın sonra Isparta’nın eline geçmiştir.M.Ö.340’da Mekondonya Kralı Filip Bizantion’u kuşatmışsa da alamamış, ancak Dünya İmparatorluğu yolundaki İskender’in önünde duramamış, onun eline geçmiştir.İskender’in ölümünden sonra haleflerinin eline geçen Bizantion M.Ö.300’lerde özgürlüğüne kavuşmuş, ancak hemen sonra Galat istilasına maruz kalmış, altın vererek bu istiladan korunmuştur.
Artık M.Ö.1.asırda Roma sesini, kudret ve kuvvetini duyurmakta ve Anadolu’ya hakim olma arzuları göstermektedir.Roma İmparatoru Septinius Severius rakibi Pescernius’u destekleyen Bizantion’u da uzun bir kuşatmadan sonra zaptetmiş, erkeklerini kılıçtan geçirerek surlarını yerle bir etmiştir.Fakat daha sonra şehri yeniden ve daha geniş olarak inşa edecektir.Yeni şehrin surları Eminönü’nden başlayarak Sultanahmet’te bir meydan bırakıp yine denize ulaşmaktadır.Bizantion’u adeta yeni baştan kuran Roma İmparatoru Costantin’dir.
Costantin Bizans’ın desteklediği rakibi Licinus’u 324’te Üsküdar’da yenmiş Bizans’ı önce yıkmış sonra imar etmiştir.Daha sonra Avrupa ve Asya’da geniş topraklara sahip Roma İmparatorluğu’nun, Roma’dan idare edilemeyeceğini düşünerek İmparatorluğun merkezini 22 Kasım 326’da Bizantion’a taşımaya karar vermiştir.Yeni inşa ettirdiği şehre yeni meydanlar, yeni hipodromlar ve tapınaklar yaptırmıştır.Ayrıca büyük sarnıçlarda yaptırarak su ihtiyacının gidermiştir.
Tabiatın bütün güzelliklerinin toplandığı bu şehri ne kadar güzel yapabilirse öylesine güzel yapmış Roma’da Yunanistan’da, Mısır’da kısaca nerede ne varsa oradan sanat eserlerini getirerek şehrin meydanlarına ve yollarına diktirmiştir.Şehri Kumkapı ’dan başlayarak Yenibahçe Vadisi’nden geçen ve Unkapanı’ndan Haliç’e ulaşan daha sağlam ve geniş surlarla çevirmiştir.
Nihayet imarı bitmiş olan bu şehir ikinci Roma adıyla 11 Mayıs 330’de görkemli bir şekilde başkent yapılmıştır.Costantin’in ölümünden sonra bu şehre Costantin’in şehri anlamına gelen Costantinopolis denmiş, daha sonraları da Stinpolis olmuş, herhalde onun bozulmasından da bugünkü İstanbul adı meydana gelmiştir.Costantin’in ölümüyle üç oğlu arasında taht kavgaları başlamış bu kavgalardan II.Costantius galip çıkmış ve İmparator olarak İstanbul’u onartmıştır.Ondan sonra 361’de yerine geçen yeğeni Julianus yeniden Putrestliğe dönmüş bu nedenle eski tapınakları yeniden onartmıştır.
Nihayet 395’te Roma ikiye ayrılmış, İstanbul yalnız Doğu Roma’nın başkenti olarak kalmıştır.Batı Roma 470 yılında Barbarların akınıyla yıkılınca yalnızca Bizans yenilecek Doğu Roma ayakta kalmıştır.I.Costantin zamanında beş tepe üzerine kurulan şehir II.Theodosios zamanında genişlemiş ve Roma gibi yedi tepe üzerine kurulmuştur.Bugün bu tepelerde Topkapı Sarayı, Çemberlitaş, Süleymaniye Camii, Fatih Camii, Sultan Selim Camii, Kariye Camii ve Çukurbostan yer almaktadır.
Bizans devrinde şehir on dört mahalleye ayrılmış olup, birçok meydanlarla süslenmişti.Birinci meydan Topkapı Sarayı’nın bulunduğu akropol meydanı idi.İmparator Septimius Severius buraya bir meydan yaptırmış, oyunların oynandığı bir stadyum ile bir de tapınak ilave etmişti.
İkinci büyük meydan Costantin tarafından kurulan Sultan Ahmet ve Ayasofya arasındaki Agusteon meydanı idi.Bu meydanda Justinianus’un 41 m. yüksekliğindeki heykeli yer almaktadır.Meydan iri taş döşeli olup etrafı revaklarla çevrili idi.Yine bu meydanda Akradius’un eşi Evdosiya’nın gümüşten heykeli vardı.
Üçüncü meydan hipodrom meydanı dördüncü meydan Forum Costantin denilen Çemberlitaş ’tı.Tabi bugünkü dar olmayan meydanı Roma’dan getirtilen sütun süslemekteydi.
Beşinci meydan ise Hürriyet Meydanı’nın yerindeki Forum Tavri idi.Gayet geniş bu meydanı I.Theodosius sütunu süslemekteydi.Üzerinde gümüşten imparatorun heykeli vardı. 393 yılında yapılan sütunun 448 yılındaki depremde üzerindeki heykel düşmüş, I.Anastasius eski heykeli eriterek kendi heykelini koydurtmuştu.Sonradan II.Bayezid bir tehlike arz eden sütunu yıktırmak zorunda kalmıştı.Kapalıçarşı ’nın bulunduğu yerde bir esir pazarı vardı; burası Forum Adropolyon ’du.Mahmut Paşa Camii’nin bulunduğu yerde Forum Theodosius bulunmaktaydı.Direklerarası denilen Şehzadebaşı da Forum Filadelfium’du.Bunun biraz ilersinde Amastriyanon meydanı vardı.Aksaray meydanı ise Bergama’dan getirilen tunç öküz başından dolayı Forum Bovis (Öküz Meydanı) diye anılmaktaydı.Arkadius Meydanı Cerrahpaşa Cami’nin yanındaydı.İmparator Arkadius’un sütunu bulunduğundan onun adıyla anılmaktaydı.Türkler esir pazarı olması dolayısıyla burayı Avrat pazarı olarak isimlendirmişlerdir. Fatih’te Millet Kütüphanesi yanında Marsianus meydanı bulunuyordu. Ortada yanlış olarak kız taşı denilen 21 m. uzunluğunda Marsianus sütunu bulunuyordu.
Bu meydanları birleştiren Ayasofya ’dan başlayıp Edirnekapı da son bulan Meşe Caddesiydi.Bu caddeye ve meydanlara birçok tali yollar ve caddeler bağlanmaktaydı. Caddelerin iki yanında dükkanlar ve önlerinde gölgelikleri meydana getirmek için direkler bulunuyordu.Asrımızın başına kadar bu direkler şehzade başında durduğundan buraya Direklerarası denmiştir ki eğlencelerin yapıldığı bu yer bugün tatlı bir anı olarak hatırlanır.
SURLAR:
M.Ö.VII.yy. bugünkü Topkapı
Sarayı’nın bulunduğu tepeye kurulan şehrin etrafı küçük bir surla
çevriliydi.Roma İmparatoru Septimus Severius düşmanı destekleyen Bizantion’u
almış, küçük surları da yerle bir etmişti.Fakat daha sonra dünyanın en güzel
yerinde bulunan bu şehri imar etmiş, şehrin surlarını Eminönü’nde başlamak üzere
Sultanahmet yakınlarından geçirmiş 400 m.
daha genişleterek yeniden yapmıştır.Bu
seferde Roma İmparatoru Costantinus rakibi Licinius’u yenerek onu destekleyen
Bizantion’un surlarını ceza olarak yıkmış hemen sonra da Roma’nın başkentini
buraya taşımaya karar vererek şehri iki misli büyültmüş ve etrafını da üçüncü
kez surlarla çevrilmiştir.
M.S.395’te Roma ikiye ayrılınca İstanbul Doğu Roma’nın başkenti olarak kaldı.Doğu Roma İmparatorluğu II.Theodosius Hun tehlikesinin baş göstermesi nedeniyle şehri kuvvetli surlarla tahkim etmeyi kararlaştırdı.Böylece Costantinus’un yaptırdığı surlar terk edilip yeniden 1400 m. daha genişleyen daha kuvvetli surlar yapıldı.Bu surların yapımında 413 yılında Muhafız Kuvvetleri Komutanı Anthemius vazifelendirilmiş, surlar Marmara’dan tekfur sarayına kadar 5632 m. ’lik ve üzerinde 50 m. aralıklarla 96 adet 11 m. yüksekliğindeki kulelerle takviye edilmiştir.Ama 447 yılındaki şiddetli deprem 67 kule yıkmış bunlar tekrar tamir edilmiştir.Bu tamiratı yaptıran komutan Costantinus Syrus ayrıca dıştan bir sur daha yaptırarak şehrin daha iyi tahkim edilmesine çalışmıştır.Daha alçak olan bu sur altı veya sekiz köşeli 92 kule ile takviyeliydi.Bunlar yüksek surdaki kulelerin ortasına isabet etmekteydi. Ayrıca bir duvar çekilerek ve önüne 15.20 m. genişliğinde 5.7 m. derinliğinde hendekler kazılmış, içleri de su ile doldurulmuştur.Yine deniz tarafında tek bir surla çevirerek şehrin daha iyi korunmasını sağlamıştır.
16 km. uzunluğunda ve 400’den fazla kuleye sahip bu muazzam surun üzerinde en görkemli kulelerden biri Başkule denilen Yedikule’dir.Yaldızlı kapının iki yanında dört köşe iki beyaz kule aynı zamanda imparatorların savaş dönüşünde şehre girdikleri kapı olduğundan zafer takı da burada bulunuyordu.Birçok akınlara dayanabilen bu surlar 1453’de Fatih Sultan Mehmet’e 53 gün dayanabilmişti.Fatih İstanbul’u aldıktan sonra surları takviye ettirmiş, başkuleye iki kule daha eklettikten sonra buraya Yedikule demiştir.
KULELER
GALATA KULESİ: Kule Galata surlarının baş kulesi olarak 425 m. yükseklikteki bir tepe üzerine burada oturan Cenevizliler tarafından 1216 yılında yaptırılmıştır.İşlenmiş taşlardan yapılan 3,75 m. kalınlığındaki yuvarlak duvarların içten çapı 8,95 m. en alt çapı 16,45 metredir.Yapılan hesaplamalara göre ağırlığının 10.000 ton olduğu ortaya çıkmıştır.
İkinci kat hizasında birkaç sıra tuğladan bir kuşak yapılmış 17. metrede üçüncü
katta bu kuşak tekrarlanmıştır.Bir Türk unsuru olan bu tuğla şeridinin 1510
yılında depremle yıkıldığında yeniden yapılırken konduğu kabul
edilmektedir.Esasen 24 metredeki sivri tuğla kemerli pencereleri tamamen Türk
unsuru taşımaktadır.Bu da bize çeşitli zamanlardaki depremlerde harap olan
kulenin yeniden yapıldığını göstermektedir.En son 1866’da yapılan tamirle kule
bu şeklini almıştır.
Kuleye dördüncü kata kadar taş bir merdivenle çıkılmaktadır.Bundan sonraki merdivenler ahşaptır.Beşinci katta pencereler arasında top delikleri vardır ki, bu da kulede topların bulunduğunu ve etrafını tamamen ateş altına alabilecek şekilde yerleştirildiği göstermektedir.
27.metredeki altıncı kat 14 pencere ile aydınlatılmakta dır.Üçüncü bir tuğla kuşak bu sade kuleyi süslemektedir.32,35 m. yüksekliğindeki 7. kattan sonra külah kısmı yapılmıştır.Eski gravürlerde burada çıkıntılar olduğu görülmektedir.Bu kat II.Mahmud devrinde 1832’de yaptırılmıştır.3 m. yüksekliğindeki 14 pencereli 12x10 metrelik. bir salon şeklini almıştır.Bugün lokanta olarak kullanılan bu salonun üzerinde sekizinci kat empire üslubundadır.Yine 14 pencere ile aydınlatılmaktadır.Bu pencerelerin önüne cephe çevre demir parmaklıklı dar bir balkon vardır.Bu katın üzerinde 6,75 m. boyunda bir alem mevcuttur.Böylece kulenin esas boyu 69,35 metreyi bulmaktadır.
KIZ KULESİ: İnşa
tarihi kesin olarak belli değildir.Ancak Kız Kulesi’nin önünde bulunan sahilde
eskiden Atinalı General Kharis’in
karısı Damalis gömülüydü.Bu nedenle de bu
buruna ilk kuleyi İmparator Manuel Comnenes’in inşa ettirdiği söylenir.Kule
hakkında Leander ile Hero aşkı efsanesi uydurulmuş ise de efsanenin Çanakkale
Boğazı’nda geçmesi nedeniyle bununla ilgisi yoktur.Ancak bir kral kızı ile
Battal gazi’ye ait diğer bir hikayesi vardır.Battal gazi Kız Kule önündeki kıyı
üstünde karargahını kurmuş ve yedi sene üzerinde kalıp, bağlar, bahçeler
yetiştirmiştir.Evliya Çelebi bu bağlara Battal bağları denildiğini yazmakta,
Battal gazi’nin kulede bulunan kral kızını ve hazinelerini ele geçirdiğini
anlatmaktadır.
Kız Kulesi’nin esas efsanesi bir kral kızına aittir.Kral kızının bir yılan sokmasıyla öleceğini öğrenince denizin ortasındaki bu kuleyi yaptırmış ve kızını yılandan korumak için oraya yerleştirmiştir.Ancak prensese gelen bir incir sepetinden çıkan yılan onu ısırarak ölümüne sebep olmuştur.Bu hikaye kız kulesi ile simgeleşmiştir.İstanbul’un alınışından sonra yeniden ahşap olarak yapılan kule 1719 da yanınca tekrar bu defa taştan yapılmıştır.Bugün 18 metre yükseklikteki feneri güzel görünümüyle gemilere yol gösterdiği gibi,Turistik iletmesi ile de hizmet vermektedir.
İstanbul’da bulunan diğer bir kule de 1890 yılında yapılan 27 metre yüksekliğindeki Dolmabahçe saat kulesidir.Dört katlı olan bu kule 1979 yılında tamir edilmiştir.Diğer bir saat kulesi ise,1847 yılında yapılmış olan Tophane saat kulesidir.Ayrıca Yıldız Sarayı önündeki Hamidiye Camii yanında da 1891 tarihli bir saat kulesi daha bulunmaktadır.
25 metre yüksekliğindeki Fenerbahçe Kulesi 1720 de İbrahim Paşa tarafından ,36 metre yüksekliğindeki Ahırkapı Fener Kulesi ise,Kaptan-ı Derya Süleyman Paşa tarafından yaptırılmıştır.Yeşilköy Fener Kulesi de 1856 yılında yapılan bir kuledir.
Önceleri ahşap olarak yapılan ve defalarca yangın geçiren Beyazıt Kulesi 1849 yılında tahkim edilmiş ise de,1909 yılında kuleye yıldırım düşmesi üzerine yeniden tamir görmüştür.Yangın kulesi olarak kullanılmış olan Beyazıt Kulesi’nin yüksekliği 85 metredir.
SULTANAHMET MEYDANI:Bugün Sultanahmet Camii’nin gölgelediği alan,Bizans devrinde çığlıklar atılarak araba yarışları yapılan bir hipodromdu.Roma İmparatoru Septimus Severius ’un başlattığı ve Büyük Costantin ’in tamamladığı hipodrom’un,üç tarafı halkın oturması için basamaklarla çevrili idi.Alman Çeşmesi’nin bulunduğu yerde de İmparatorların locası vardı.

Evvelce meydanda vahşi hayvanların oyunları gösterildiğinden,ortada halkı hayvanlardan korumaya mahsus bir hendek bulunuyordu.Bu gösteriler bırakıldıktan sonra hendek doldurulmuş üzerine,koşuların etrafında cereyan ettiği ”Spina” denilen set yapılmıştır.Settin üzerinde hepside bir hizaya dizilmiş olan Dikilitaş,Burmalı Sütun ile aslanla güreşen bir adam,can çekişen bir boğa,Sakızlı Lizippos ’un eseri bir Herkül,azgın at,bir yılan kaldıran kartal heykeli bulunmaktaydı.
Etrafı yüksek duvarlarla çevrili Hipodrom 118,5 metre genişliğinde 370 metre uzunluğundaydı.100 bin kişi alabilen Hipodroma yanlardan ve İmparator locasının altındaki Antiyukos kapısından girilirdi;yukarılara doğru kırkar ayak merdivenle çıkılırdı.En üste de kapalı ve heykellerle süslü bir yol Hipodromu baştan başa dolaşmaktaydı.
Bugünkü Alman Çeşmesi’nin bulunduğu yerde bulunan ve Cathisma denilen İmparator locasında,İmparator devlet erkanıyla bütün gün süren şenlikleri seyrediyor,istirahat ediyor,yemek yiyebiliyor ve misafir kabul edebiliyordu.Bu binanın önündeki loca kule şeklindeydi,üzerinde ise Sakızlı Lizip ’in yaptığı dört tunç heykel vardı.
İmparator locasına asılan ipek güneşlik hipodromda ertesi günkü şenliğin sanki ilanıydı.Ertesi sabah halk erkenden hipodromu doldurur, mavi ve yeşilin amansız mücadelesini heyecanla izler ve taraftarı olduklarını coşkuyla teşvik ederlerdi.Ara sıra da mavi ve yeşillerin rekabeti büyük kavgalara neden olur, imparatorda kavgaların kendisine sirayet etmemesi için locasını saraya bağlayan yoldan geçerek sarayına çekilir ve surların arkasında kendisini emniyete alırdı.Sonunda bu şenlikler yasaklanmış hipodrom yalnızca bayram günleri açılır olmuştu.
Latinler İstanbul’u işgalinde buradaki heykeller sökülmüş, madeni levhalar eritilmişti.Örneğin bugün Venedik’teki San Marco Kilisesi’nin önünü süsleyen dört bronz at heykeli de bunlar arasındaydı.Fatih İstanbul’u alınca işte o görkemli hipodrom harap ve yıkık bir durumdaydı.
HİPODROMDAN GÜNÜMÜZE GELEBİLEN ESERLER:
DİKİLİTAŞ:
Bugün Sultanahmet Meydanı’nda arka
arkaya iki dikilitaş görülmektedir. Üzerinde Mısır Hiyeroglif yazıları bulunan
dikilitaş, Bizans İmparatoru I.Theodosius tarafından 390 yılında Mısır’dan
İstanbul’a getirilerek o zaman hipodro
m olan şimdiki yerine dikilmiştir.Bu
nedenle Theodosius sütunu denilen dikilitaş 18, 54 m boyunda olup kaidesi ile
birlikte 24,87 m. ulaşır. Pembe granitten yapılan dikilitaş 200 ton ağırlığında
olup, 2.75x2.20 metrelik bir kaide üzerine oturtulmuştur.Kaide de İmparator Theodosius’un hayatını gösteren kabartmalar vardır.Kuzey cephesinde Bizans
İmparatoru Arkadius’un karısı Aldoksia ile hipodromda Catizma denilen locada
otururken göstermektedir.Batı cephesinde İmparator Theodosius tahtında karısı
ve çocukları, Arkedius ile Honorios’la otururken tasvir edilmiştir. Önünde
mağlup düşmanlar vardır.Doğu yönünde ise İmparator Theodosius iki çocuğu ile
oyun seyrederken görülmekte, güney yüzünde de İmparator Theodosius sağında iki
oğlu solunda II.Valantiniyen olduğu halde araba koşusunu seyrederken tasvir
edilmiştir.
Mısır’dan deniz yoluyla getirilen Dikilitaş, şimdiki yerine denizden özel bir yolla ulaştırılmış, bir kitabeden anlaşıldığına göre etrafına iskeleler yapılarak ancak 32 günde dikilebilmiştir. Eski Mısır Firavunları’ndan III.Tutmosis tarafından M.Ö. 1547’de Aşağı Mısır’da Hierapolis şehrine dikilmiş olan bu yekpare taşın üzerindeki Hiyerogliflerde III.Tutmosis’in zaferleri anlatılmaktadır.Taşın üzerindeki Hiyeroglif yazıların ne olduğunu özetleyecek olursak:
Taşın doğu yüzünde şöyle denilmektedir: XVIII. Sülaleden Yukarı ve Aşağı Mısır’ın sahibi III.Tutmosis bütün denizleri ve nehirleri hükmü altına alarak hükümdarlığının otuzuncu bayram yılında bu sütunu daha nice zamanların getireceği bayramlar için yaptırdı ve dikti.
Güney yüzünde ise: Tanrı Horos’un feyzini almış Yukarı ve Aşağı Mısır’ın hükümdarı çok kuvvetli ve adaletli Güneş’in oğlu Tutmosis askerlerinin önünde olduğu halde Mezopotamya’ya kadar gitmiş, Akdeniz’de dolaşmış, büyük savaşlar yapmıştır.
Batı yüzünde de: III.Tutmosis Tanrı Amon’a saygısını belirtikten sonra Horos’un bahşettiği kuvvet, servet, şiddetle Yukarı ve Aşağı Mısır’ın taçlarını başında taşıyan güneşin oğlu Tutmosis tahtında aleme güneş gibi ışık saçacak bu eseri babası Amon-Ra için yaptı.
Kuzey yönünde ise: Tutmosis Tanrı Amon-Ra ‘ya saygısını sunduktan sonra tanrı Horos’un bahşettiği kuvvet ve kudretle ülkesinin hududunu Mezopotamya’ya götürmeye azmetti.
ÖRME SÜTUN:
Sultanahmet Meydanı’nın en arkasındaki örme sütun VII.Costantin’in diktiği
dikili taştır.Kesme taşlardan örülü 32 m.
yüksekliğindeki taşın üzerinde eskiden Costantin’in büyükbabası I.Babil’in (867-886) zaferlerini tasvir eden tunç
levhalar, tepesinde de bir küre bulunuyordu.Ne yazık ki bu levhalar İstanbul’un
Latinlerce istilası sırasında para yapılmak için sökülerek eritilmiştir.
BURMALI SÜTUN: İki Dikilitaş arasında kalmış olan Burmalı sütunu Büyük Costantin Delfideki Apollon tapınağından getirerek buraya dikmiştir.Helenistik devre ait bu sütun 31 Yunan şehri tarafından Yunan-Pers savaşının anısı için döktürülerek, Delfideki Apollon tapınağına armağan edilmiş, üzerine de bu altın kaza konmuştu.Sütun önceleri 29 burmalı olup üzerindeki üç yılan basına kadar yüksekliği 8 m. idi.6.5 m ’den sonra üç yılanın başlarının birbirlerinden ayrılmakta idi.XVI. yy. kadar yılan başlarının yerinde olduğu, o tarihten sonra koptuğu bilinmekte.Bu yılan başlarından birisi bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndedir.
ÇEMBERLİTAŞ:
Sultanahmet Meydanı üstünde,
bugünkü Çemberlitaş’ın bulunduğu alan eskiden Forum Costantin adı verilen bir
meydandı; Çemberlitaş’ta bu güzel meydanı süsleyen bir dikilitaştı.Costantin
Roma Apollon Tapınağı’ndan 57 m. yüksekliğindeki bu sütunu getirerek meydana
diktirmiştir.
Eskiden sütunun üzerinde doğan güneşi selamlayan Işık Tanrısı Apollon’ un bir heykeli bulunuyordu.İmparator Costantin 330 yılında bu heykelin yerine kendi heykelini koydurtmuştur.Sekiz parçadan oluşan sütunların birleştiği yerler mermer defne dallarıyla süslenmişti
I.Alexi Comnen sütunu tamir ettirmiş,sütunun üzerinde kitabeli bir başlık, heykelin yerine büyük bir haç koydurtmuştur.
Daha sonra Osmanlı döneminde Apollon sütunu büyük bir yangın geçirmiş, sütunun mermerleri zedelendiğinden Sultan Mustafa II. (1695-1704) Sütunun altını duvarla takviye ettirtmiş, demir çemberle sardırarak sağlamlaştırmıştır.Bu nedenle o günden sonra adı Çemberlitaş olarak anılmıştır.
ARKADİUS SÜTUNU: I.Theodosius’un 384’de Gotlarla Vizigotlara karşı kazandığı zaferi kutlamak için 403 yılında halefi Arkadius tarafından Arkadius meydanının ortasına dikilmiştir.4 m. çapında 9 m. yüksekliğindeki sütun bir kaide üzerine oturmakta idi.II.Theodosius da babası Arkadius’un heykelini bu sütun üzerine diktirmiş, böylece sütunun boyu 40 m. bulmuştu.
Şimdi Cerrahpaşa Camii civarında, sokak içindeki bir evin avlusunda bulunan bu sütuna 542 ve 740 yıllarında yıldırım isabet etmiş ve heykeli düşürmüştü.Bugün kaidesi toprak altında kalan sütunun yalnızca gövdesi görülebilmektedir.
GOTLAR
SÜTUNU:
İstanbul’a dikilen en eski sütun
Gotlar sütunudur.Topkapı Sarayı’nın dışında, sarayın Gülhane Parkı’na açılan üçüncü kapısı önündedir.Bizanslıların 269 yılında Gotlara karşı kazandığı
zaferin anısına dikilmiştir.Bu sütun 15 m. yükseklikte olup üzerinde bir korent
başlığı yer almaktadır.
MARCİANUS SÜTUNU: Fatih’te bulunan ve adına Kız Taşı da denilen sütunun evvelce üzerinde Afrodit heykeli bulunuyormuş.Efsaneye göre bu sütunun önünde bir günahkar kız geçerse sütun adeta eğilir, kızın günahkar olduğunu belli edermiş.Bir gün Justinius’un baldızı buradan geçerken sütun eğilmiş.İmparator da kızı öldürüp sütunu da kaldırmış.Fakat bunu bir kayıp sayan halk Marsiyanus için dikilen taşa da aynı adı vererek bu efsaneyi yaşatmış.Sütun üç basamaklı bir kaide üzerine oturtulmuş olup 10 m. yüksekliktedir.Üzerinde eskiden İmparator Marsiyanus’un heykeli bulunmakta idi.
KEMERLER, SARNIÇLAR,ÇEŞME VE SEBİLLER: Romalıların suyu ne kadar çok sevdiklerini bugün tören yerlerinde görülen görkemli hamamlardan anlamaktayız.İstanbul’u aldıklarında da muntazam ve iyi bir su şebekesi kurmuşlardır.Bu su şebekesi Bizans Devri’nde hatta Osmanlı Devri’nde onarılarak kullanılmış olup, günümüzde ise terk edilerek tarihi eser olarak korunmaktadır.
Uzak yerlerde bulunan sular yapılan kemerlerle İstanbul’un içine kadar getirilebilmiştir.
BOZDOĞAN KEMERİ:
İmparator Valens tarafından 364-378
yılları arasında Fatih ile Beyazıt arasındaki çukurluğu ortadan kaldırmak için
yaptırılmıştır.Yontma taştan olup 63 m. yüksekliğinde ve 1 km. ’ye yakın
uzunluktadır.
Bizans Devri’nden kalma ikince kemer 368 yılında yapılan 104 m. uzunluğundaki mazlum kemeridir.Osmanlı devrinde Eğri veya Kovuk kemer denilen kemer yapılmıştır.Kemerburgaz yakınında 35 m. yüksekliğindeki bu kemer biri 126 diğeri 216 metrelik iki kısımdan oluştuğu için Eğri Kemer adını almıştır.
Bahçeköy kemeri ile yedi bent arkasında toplanan suyu İstanbul’a taşıyan diğer kemerler 257 m. uzunlukta 35 m. yüksekliğindeki Alibey deresi üzerinde Moğlova kemeri 710 m. uzunlukta 26 m. yüksekliğindeki Burgaz yakınında Uzun Kemer 165 m. uzunluğunda Cebeci köyü yakınındaki Güzelce kemeridir.Büyük Türk Mimarı Sinan’ın eserleri olan bu kemerler gözlerin ahengi, temellerdeki mahmuzlarıyla nefis sanat eseridir.
Bu kemerlerinden başka savunma anında şehrin su ihtiyacını karşılamak üzere kapalı ve açık sarnıçlar da yapılmıştır.Bizans Devri’nde yapılmış olan en büyük kapaklı sarnıç Binbirdirek Sarnıcı’dır.Justinianus devrinde yapılan sarnıç 54 m. genişliğinde 64 m. uzunluğunda olup yüksekliği 14 m. ’dir. Etrafı 2.92 m. kalınlıkta duvarlarla örülen sarnıcın içinde 224 adet sütun bulunmaktadır.Üstü Manastır tonozu ve kemerlerle örtülüdür.Bugün Divanyolu arkasına düşen çocuk parkının altındadır.
Diğer bir kapalı sarnıç da büyük posta hanenin arkasına düşen Acı Musluk Sokağı’nda bulunan İsa Sarnıcı’dır.
Açık Sarnıçlar ise Sultan Selim Camii yanındaki 152x152 m. ebadında 10 m. derinlikteki Aspar Sarnıcı , Hekimoğlu Ali Paşa Camii yanındaki 170x147 m. ebadında 10,5 m. derinlikte Çukurbostan veya Mocius Sarnıcı ve Edirnekapı da şimdi futbol sahası olarak kullanılan Etius Sarnıcı’dır.
YEREBATAN SARNICI:
İstanbul’un su ihtiyacını
karşılamak üzere Bizans döneminde inşa edilen Yerebatan Sarnıcı, Osmanlı
döneminde de onarılarak kullanılmıştır.Yerebatan Sarnıcı, 143 m. uzunluğunda, 65
m. genişliğinde ve toplam 9800 m²’lik bir alanı kaplamaktadır.1985 yılında
restorasyon sonucu yeniden ziyarete açılmıştır.
III.AHMET ÇEŞMESİ: Topkapı Sarayı’nın Bab-ı Hümayun kapısı önünde ve Ayasofya ’nın yan tarafındadır.Sadrazam İbrahim Paşa III.Ahmet’e hediye olarak mimar Mehmet Ağa’ya bu çeşmeyi yaptırmıştır.Yuvarlak bir kaide üzerinde dört köşe olarak yapılan çeşmenin köşeleri yuvarlatılarak birer sebil yerleştirilmiş, orta kısımlara da yalaklı birer çeşme konmuştur.Dört cephesi de tezyinatlı olan çeşme geniş saçaklı, sivri külahıyla çeşme mimarisinin güzel örneklerindendir.Ön yüzde III.Ahmet ve şair Seyyid Vehbi adları bulunmakta, diğer yüzlerde ise III.Ahmet ve Sadrazam İbrahim Paşa için yazılan 5-6 mısralık kaside yer almaktadır.
ALMAN ÇEŞMESİ:
Sultan Ahmet Meydanı’ndadır.Alman
İmparatoru III.Wilhelm’in II.Abdülhamit’i ziyareti sırasında hediye olarak
yapılan çeşme 1901 yılında açılmıştır.Çeşmenin kubbesi içinde II.Abdülhamit ve
II.Wilhelm’in mozaik armaları işlenmiştir.
KAPALI ÇARŞI:
Beyazıt’tan Nurosmaniye ’ye kadar
uzanan bu muazzam çarşının kemerleri İstanbul’un fethinden hemen sonra atılmıştır.Fatih önce Eski bedesten daha sonra sandal bedesteninin temellerini
atmış, zenginlere sokaklar üzerinde dükkanlar ve hanlar
yaptırarak ve bunların
üzerini örttürerek bugünkü Kapalı Çarşı oluşmuştur.Tepe pencerelerinden ışık
alan sokakların üstü kemerler ve çatılarla örtülmüş, her sokak belli bir ticaret
merkezi olmuştur. 1546 yılındaki yangında çarşı ilk büyük tehlikeyi geçirmiş,
1660, 1695, 1701 ve 1750 yıllarındaki yangınlarda büyük hasarlar görmüş ve tamir
edilmiştir.Ayrıca Beyazıt’la Nurosmaniye ’yi birleştiren Kalpakçılar Caddesi’nin
iki ucuna iki kapı yapılmış, üzerine de II.Abdülhamit’in tuğrası
konulmuştur.1766,1791,1826 ve 1894 yıllarındaki depremlerde büyük zarar gören
Kapalı Çarşı’nın bilhassa hanları işe yaramaz hale gelmiş ve çarşının dışında
bırakılmıştır.1943 ve 1954 yıllarında da yangın geçiren Kapalı Çarşı bugün eski
havasından çok şey kaybetmiştir.Buna rağmen Türk kuyumculuğunun halıcılığının,
işlemeciliğin çeşitli el sanatlarının sergilendiği yer olmaya devam etmektedir.
MISIR ÇARŞISI: 1660 yılında Sultan IV.Mehmet’in annesi Valide Turhan Sultan, yaptırdığı Yeni Cami’nin yanında bugün Mısır Çarşısı denilen çarşıyı yaptırmıştır.Mimarı Kasım Ağa’dır.Eskiden iki taraflı dükkanlarında eczane hüviyetinde baharatlar satılmakta iken , bugün günün şartlarına uygun olarak çiçek, baharat ve yiyecekler satılmaktadır.1943 yılında restore yapılan çarşı ikinci büyük çarşı hüviyetini korumaktadır.
AYASOFYA: Üç kıtaya yayılan Roma İmparatorluğu her ülkede İmparatorluklarına yakışır abidevi eserler yapmışlardır.Roma’nın bir kenti olan İstanbul’da bu devrede Ayasofya inşa edilmiştir.
Ayasofya dünya
mimarlık tarihinin eşsiz bir şaheseridir.Gerek efsaneleri gerek mimari özelliği
ve içini süsleyen mozaikleri ile sanat literatüründe apayrı bir yere sahip olan
yapının inşasına 326 yılında I.Constantinus (Büyük Costantin) zamanında
başlanmıştır.Bazı
tarihçiler ise yapının Büyük Constantin’in oğlu Constans
tarafından yaptırıldığını ve II.Constantius tarafından ibadete açıldığını
yazarlar.
İlk Ayasofya duvarları kagir çatısı ahşap olan bir bazilika biçiminde yapılmış, şehrin en büyük kilisesi olduğu için, büyük kilise anlamına gelen “Megalieceselia” diye isimlendirilmiştir.Sonraları “Thea Sophia” diye isimlendirilmiştir.V.yy.’dan itibaren kutsal hikmet anlamına gelen “Hagia Sophia” adı verilmiştir.
İlk Ayasofya fazla ömürlü olmamış İmparator Arcadius zamanında İstanbul Patriği İoannes Chrysostemos ’un sürgüne gönderilmesi üzerine çıkan bir ayaklanma sırasında (20 Haziran 404) yakılıp yıkılmıştır.Ayasofya ikinci defa olarak II.Theodosius zamanında yeniden yapılmıştır.10 Ekim 415’te halkın ibadetine açılmıştır.İkinci Ayasofya ’nın planı hakkında fazla bir şey bilinmemekle beraber bu yapının 5 nefli bir bazilika olduğu ve mimar Roffinos tarafından yapıldığı sanılmaktadır.1936 yılında Ayasofya ’nın bahçesinde Alman Arkeologlar tarafından yapılan kazılarda bazı temeller ve mimari elemanlar ele geçmiş bunların değerlendirilmesi sonucu, yapının 5 basamaklı merdivenle çıkılan önü sütunla bir girişe sahip olduğu anlaşılmıştır.60 m. genişliğinde olan bu yapıdaki, araştırmalar şimdiki Ayasofya’nın temellerinin tahrip olmamamsı için durdurulmuştur.Kazılar sırasında çıkan sütun başlıkları sütun ve diğer mimari parçalar bugün yapının bahçesinde sergilenmektedir.
II.Theodosius’un yaptırdığı ikinci Ayasofya 532 yılının Ocak ayının 13.gecesi Maviler ve Yeşiller klüpleri arasında rekabet sonucu baş gösteren kanlı Nika İhtilali sonucu diğer bazı binalarla birlikte yanmıştır.İmparator Justinianus karısı Theodora’nın yardımıyla isyanı bastırdıktan sonra Ayasofya’nın yeni baştan yapılmasını istemiştir.
Denilir ki I. Justinianus bir gece rüyasında Ayasofya’ın bulunduğu yerde nur yüzlü bir ihtiyar görür ve hemen huzuruna varır.Azizin elinde üzerinde Ayasofya ’nın resmi çizili olan gümüş bir levha vardır.İmparator bunu görünce büyük bir heyecana kapılarak “Yarabbi bu levha bende olsaydı mabedimi buna göre yaptırırdım” der.O sırada Aziz İmparator’a dönüp gülümseyerek levhayı uzatır.”Al mabedini bu resme bakarak yap” diye kendisiyle konuşur.Bunun üzerine imparator “Mabede ne isim vereyim” diye sorar, o da “Ayasofya” cevabını verir.İmparator sabahleyin hemen mimarını huzuruna çağırarak gördüğü rüyayı kendisine anlatır.Hal bu ki mimarda aynı rüyayı görmüş ve Aziz’in o gece kendisine verdiği levhadaki mabedin sabah uyandığında resmini çizmiştir.

İster İmparator Justinianus söylediği gibi bu rüyasının tesiriyle ister büyük mabet yaptırmak tutkusunda olsun, vakit geçirmeden tasarısını uygulamaya koyar ve büyük bir mabet yapılaması için Aydınlı Anthemios ile Miletoslu İzidoro vazifelendirir.
Justinianus, inşa edilecek yapının Hz. Adem’den beri görülmemiş ve görülemeyecek bir mabet olmasını istemektedir.Burası dünyanın en büyük ve en güzel mabedi olacak.Hz. Süleyman’ın Kudüs’teki mabedini bile geçecektir.Bu hayalini gerçekleştirmek için İmparatorluğun bütün gelirini harcamaya hazırdır.Örneğin; mabedin sadece Ambon ve Suela denilen mahfeleri için Mısır’ın bir yıllık geliri ayrılmıştır.Vazifelendirilen mimarlar daha önceki yapının arsası küçük olduğu ve çevresinde çeşitli evlerle kaplanmış bulunduğundan geniş istimlak işlerine girişilip bu konuda büyük paralar harcamışlardır.
Ayasofya ’nın inşa edileceği alanın güneyinde Avgusteum denilen ve Justinianus ’un atlı bir heykeli bulunan alayların ve törenlerin yapıldığı geniş bir meydan kuzeyinde ise Topkapı Sarayı surları içersinde yer alan imparatora ait kiliseler, ünlü manastırlar ve devlet ileri gelenlerin konutları vardır.Doğu yönünde ise İmparatorun sarayı yer almaktadır.
Yapılan istimlaklerden sonra Anthenios ile İzidoros İstanbul’un en güzel yerlerinden birine yangınlara, depremlere karşı koyacak ve gelecek yüzyıllara ulaşacak büyük bir eser yaratmak için hazırlıklara başlarlar.
Bu amaçla İmparatorluğun çeşitli yerlerindeki tapınakların malzemelerini taşımaya çalışırlar.Efes’teki Diana tapınağından kırmızı porfir sütunlardan sekizini İstanbul’a getirerek bunları yapının inşasında kullandıkları gibi Atina, Roma, Bazibek ve Delf’teki harabelerin malzemelerinden de valiler aracılığıyla faydalanmışlar Ayasofya ’nın yapımında bunları kullanmışlardır.
Bunun yanı sıra dünyanın en meşhur mermer ocakları da bu dönemde Ayasofya için çalışır.Beyaz mermerler yanı sıra Eğriboz Adası’ndan açık yeşil, Cezayir’den sarı renkli, Sığa’dan damarlı pembe, Güneybatı Anadolu’dan beyaz kırmızı mermerler getirilmiş ve bunlar Ayasofya ’da cömertçe kullanılmıştır.
AYASOFYA’NIN GEZİLMESİ : Ayasofya ’nın dış kapısından girildiğinde sağ tarafta I. Mahmud tarafından yaptırılmış bulunan güzel bir şadırvan görülür.Türk mimarisi’nin en güzel örneklerinden olan bu şadırvanın her bir tarafında yer alan kemerlerin,hem içinde hem de dışında eski Türkçe yazılmış yazılar vardır.Şadırvanı örten kubbe saçağında ise renkli kalem işleri yer almıştır.Türk başlıklarıyla son derece cazip olan bu şadırvanı gördükten sonra,isteyenler eski Ayasofya ’nın temellerini ve bu temellerden çıkan bazı sütun başlıkları ile sütun parçalarını görmek için sol taraftan dolanıp bahçedeki kalıntıları inceleyebilirler.Ayrıca burada çeşitli yerlerden getirilen lahitler ile Ambon da dikkat çeker.Eski temel kalıntısı yerinde görülen firizlerdeki kabartma kuzu motifleri havarileri temsil etmektedir.Çiçekler ve ağaçlarla süslü bu bahçeden,Ayasofya ’nın yan duvarlarına bakarak yeni düzenlemeye göre giriş kapısından bu görkemli yapıyı gezmek için içeriye girelim.Sağımızda eski giriş,şimdi çıkış olan tunçtan dövme olarak yapılmış ve helenistik bir mabetten alınarak buraya takılan yan giriş kapısı görülür.Bu kapının İmparator Mikhael döneminde getirildiği söylenmektedir.
Bu kapının tam karşısında kapının üzerinde nefis bir mozaik pano görülür.Altın yaldız mozaikli bu panoda,ortada süslü bir taht üzerinde oturan Meryem kucağında İsa’yı tutmaktadır.Ayaklarının altında yer alan iskemlesinde gümüş mozaiklerin kullanılması bu kompozisyonun en ilginç taraflarındandır.Meryem’in iki tarafında ayakta yer alan İmparatorlardan Justinyanus mabedin,Costantin ise şehrin merkezini Meryem’e takdim etmektedir.X.yy. ’a ait bu kompozisyonda görülen yazılar figürlerin isimlerini belirler.
Buradan ikinci bir tunç kapı ile 60,x10,50 m. ebadında bir koridora geçilir.Burası Ayasofya ’nın iç narteksidir.Zemin Marmara mermerleriyle kaplanmış,yan duvarlar en nadide renkli mermerlerle bezenmiştir.Çapraz tonozla örtülü tavan altın yaldızlı mozaiklerle tezyin edilmiştir.Dış narteksten iç nartekse geçişdeki kapıların ton ağırlığında olduğu söylenmektedir.Esas mekana girişte altı kapı bulunmaktadır.Bu kapılardan ortada yer alan en büyük kapı,İmparator kapısı diye adlandırılır.Bunun sağında ve solunda yer alan iki kapı patriklere,diğer kapılar ise halka aittir.
Şimdi Ayasofya ’nın üst katlarına çıkmak için girdiğimiz kapının sol tarafına doğru yürüyelim.Karşıda gördüğümüz mermer küpler, Helenistik devre ait olup III.Murad tarafından Bergama’dan getirilmiştir.Sağ köşede hakkında çeşitli söylentiler bulunan terler direkle karşılaşırız.Etrafı bronzla kaplı bu direğin ön yüzünde bir delik görülür.Meryem’in göz yaşı olduğu ve göze benzeyen bu deliğe parmağını sokup gözlerine sürenlerin,göz hastalığı varsa bu hastalıktan kurtulacağına inanılır.
Ayasofya ’nın zevkine varmak ve onu tam olarak tanımak isterseniz mutlaka ayrı bir ücretle girilen yukarı galeriyi görmeniz gerekir.Galeriye rampalı döner bir yolla çıkılır.Vaktiyle İmparator ve İmparatoriçelerin tahtırevanla çıktığı bu yolu ağır adımlarla çıkalım.Bu yoldan başka yapının diğer köşelerine de galeriye ulaşan zemini mermer döşeli rampalı yollar vardır.Bizim şimdi çıktığımız yol ise bugün taş döşelidir.
Yan neftlerin ve narteksin üzerinde yer alan galerinin zemini de diğer yerleri gibi mermer döşelidir.Ayasofya ’nın en güzel mozaikleri bu katta yer alır.Sağda yer alan ok istikametini takip ederek gezimize devam edelim.Geniş bir galeriye gelmiş bulunuyoruz.Ortada yeşil sütunlu bir yerden İmparatoriçe ve maiyeti ile devlet büyüklerinin eşleri aşağıdaki merasimi seyrederlerdi.Bizde şimdi her ne kadar merasim yoksa da buradan Ayasofa ’nın görkemini seyredebiliriz.Yolumuza devam ederek sola doğru kıvrılalım.Burada bizi ahşap görünüşlü fakat mermerden yapılmış cennet ve cehennem kapısı karşılar.Kapının sağ tarafındaki bitki motifleri cenneti düz olan diğeri ise cehennemi temsil eder.Bu kapıdan içeri girelim.Şimdi içinde bulunduğumuz galeri Bizans döneminde konsüllerin dini toplantılar yaptığı yer olarak bilinir.Hemen arkamızda yer alan Muhteşem Deisis Mozaiği XII.yy’da Comnenoslar devrinden kalmıştır.Meryem,İsa, St. Jean portrelerinin başarılı bir şekilde işlendiği bu mozaiğin ne yazık ki alt kısımları dökülmüştür.
Apsise doğru devam ettiğimizde İmparator ailesinin mozaikleriyle karşılaşırız.Sağdaki mozaikte oğlu, yanlarında Comnenos hanedanlarından İmparator II.İoannes Comnenos ile İmparatoriçe Eirene tasvir edilmiştir.İmparator İsa’ya bir kese altın, İmparatoriçe de İsa’ya şehrin fermanını vermektedirler.Macar Kralı’nın kız kardeşi olan Eirene’nin Macar ırkına özgü güzelliği burada tam olarak aksettirilmiştir.Bir köşeye sıkıştırılarak yapılan diğer mozaikte İmparatoriçe’nin oğlu Alexsius, portresi görülür.Çok genç yaşta veremden ölen prensin hastalıklı yüzündeki anlam Bizans portre sanatının en güzel örneklerindendir.
Solda yer alan kompozisyonda ise İmparator IX.Kostantin Monomakos ve İmparatoriçe Zoe yer almıştır.Zoe Bizans tarihinin en ünlü kadınlarından birisidir. Son derece güzel olmasına rağmen 45 yaşına kadar evlenmemiş daha sonraları Romanos Argiros adlı bir komutanla evlenmiştir.Kısa bir süre sonra Argiros banyoda ölü olarak bulununca Zoe IV.Mikhael’le evlenmiş,Mikhael’de ölüm korkusuyla İmparatorluktan feragat edip rahip olunca,yeğeni iktidarı ele geçirerek İmparatoriçe Zoe ’yi adalara sürgüne göndermiş,ancak bir müddet sonra halk ayaklanarak Zoe ’yi tekrar imparatoriçe yapmışlardır.İşte Zoe ’nin bu fırtınalı hayatı mozaiklerde tasvir edilmiştir.Kompozisyonda İsa takdis eder vaziyettedir.Monomakes İsa’ya bir kese altın,Zoe ise şehrin fermanını sunmaktadır.
ARKEOLOJİ MÜZESİ :
Fatih devrinden beri Topkapı
Sarayı’nın I.Avlusunda bulunan Aya İreni kilisesinde toplanan eserlerin yanına
1846 yılında Tophane müşini Ahmet Fethi Paşa’nın topladığı eserler katılınca ilk
Türk müzesinin nüvesi atılmış oldu.Askeri ve arkeolojik eserlerden meydana gelen
bu müze dolunca 1876’da arkeolojik eserler Çinili Köşke taşınarak Müze-i Hamậyun
adı altında ilk arkeoloji müzesi kuruldu.Müdürlüğüne de Alman Dethier
getirilmişti.Bu tarihlerde Avrupa’da arkeolojiye olan ilgi dolayısıyla
Anadolu’da çok kazılar yapılmakta ve çıkan eserlerin bir çoğu Avrupa müzelerini
doldurmakta idi.Örneğin Schliemann Troyade Priamos ’un sandığını ki,( bu
hazineydi) bularak kaçırılıyor, Kare Humann Bergama Zeus tapınağını söküp
Berlin’e götürüyor; Efes, Milet, Priene, Bodrum’daki Halikarnassos eserleri bir
bir yurt dışına çıkıyordu.1881 yılında Dethier’in ölümüyle yerine geçen Osman
Hamdi Bey bu yağmalamayı önlemek için Eski eser nizamnamesi çıkarmış hiç değilse
eserlerin bir kısmını yurt dışına çıkarmasını önleyerek eserlerin müzede
toplanmasını sağlamıştı.Ayrıca 1887 yılında Sayda da bulunduğu İskender,
Ağlayan kadınlar ve tabnit lahitleri ile kurşun lahitleri de buraya
getirdiğinde eserler müzeye sığmaz olmuştur.Böylece Osman Hamdi Bey 1892-1902
tarihleri arasında 190 m. uzunluğunda bugünkü iki katlı binayı yaptırmış ancak
bina 1908 yılında tamamlanmıştır.Bina mimar Valaury’nin eseri olup, İskender ve
Ağlayan kadınlar lahdinden ilham alınarak yapılmıştır.
Binanın alt
katında 20. üst katında 16 olmak üzere 36 büyük salonu vardır.Ancak bugün üst
katta prehistorik çağlardan başlayarak Bizans çağına kadar her devir ve Kayra
eserleri yanında madalyanlar, hazine ve sikke seksiyonları vardır; ve bunlar
bugün
kapalıdır.Hazine dairesinde Troya ’da ele geçen altın küpe ve bilezik,
Bergama’da bulunan altın çelenk, Efes ve Sard ’dan bulunmuş altın eserler gibi
zengin buluntular yer almıştır.Bunun yanında 500 bine varan sikke ve madalya da
bulunmaktadır.
Dünyanın en zengin müzelerinden biri olan İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde 60 bine varan arkeolojik eser yanında 75 bin tablet de yer alır.
Arkeoloji Seramik ve Eski Şark eserlerinden oluşan bu güzel müzeyi önce arkeoloji müzesinden başlayarak gezelim.
Dört sütunun taşıdığı üçgen alınlıklı girişte, beyaz mermer merdivenlerle çıkılır.Buradan, bir hole gelinir.Holün sağ ve solunda bir çok bölümler bulunmaktadır.Biz şimdi soldaki ilk bölüme girerek dünyaca ünlü şaheserleri görelim.
İSKENDER LAHDİ SALONU: Bu bölümde görülen lahitler Sadya Kral mezarlığında bulunmuştur.Bir gün Suriye’de bulunan Sadya ’nın doğusunda Halaliye köyünde Mehmet Şerif adlı biri tarlasında bir kuyu olduğunu fark ederek bunu Sadya Kaymakamlığına haber verir.Suriye Valisi yerinde inceleterek,İstanbul’a bir raporla bildirir.Bunun üzerine müze müdürü Osman Hamdi Bey,O gün Osmanlı toprakları içinde yer alan Sadya’ya hareket eder.1877 de 30 Nisan-20 Haziran’a kadar süren kazıda lahitlerin iki ayrı mağarada olduğunu tespit etmiştir.Kuyu şeklindeki mağaralardan birincisi evvelce soyulmuş,ikincisine ise dokunulmamış olduğu görülmüştür.
Lahitler kazı esnasında bir yer altı yolu yapılarak dışarı çıkartılmıştır.Tabnit lahdinin bulunduğu mağaraların M.Ö. V. yy ’da yapıldığı,ötekinin ise lahitlerin konması için daha sonra kazıldığı anlaşılmıştır.İskender Lahdi ile buna benzeyen üç lahdin en son olarak M.Ö.IV.yy. buraya yerleştirildiği tespit edilmiştir.
AĞLAYAN KADINLAR LAHDİ : Tapınak biçimindeki Ağlayan Kadınlar Lahdinde sütunlarla ayrılan kısımlara,kimi oturan, kimi ayakta 18 hüzünlü kadın figürü yapılmıştır.M.Ö.350 yıllarında bir Saydalı için yapılan lahit aslında boyalı olup günümüzde de boya izlerine rastlamak mümkündür.
SAYDA SALONU : Bu salondaki eserlerin çoğu Sayda da bulunmuş olması nedeniyle,bu salona Sayda salonu denilmiştir.Bu salonda Roma devrine ait,Fenike ve Suriye’de bulunmuş kurşun lahitler sergilenmiştir.
LAHİTLER VE MEZAR STELLERİ SALONU
508 env.no’lu lahitte : Phaidra ile Hippolytos efsanesi tasvir edilmiştir.
2768 env. no’lu lahit : Roma çağına ait olup Efesos’dan getirilmiştir.
1417 env. no’lu lahit : M.S.11. yy. aittir.Dıonysos’a aittir ve üzerinde kurban merasimi tasvir edilmiştir.
345 env. no’lu lahit : M.S.11. yy. aittir.Trablusta bulunmuştur.
366 env. no’lu lahit : M.S. 11. yy. aittir. Dıonysos şerefine yapılan eğlenceler tasvir edilmiştir.
511 env. no’lu lahit : Ortada bir putta ile bir kız öpüşmektedir.
125 env. no’lu lahit : Hippolytos ve üvey annesi Phaıdra tasvir edilmiştir.Hippolytos, Theseus ile Amazon’un oğludur.
SIDAMARA SALONU: Bu salona adı verilen Sidamara Lahti ortadadır.Lahit Konya’da Ereğli’den Karaman’a giden yolda Sidamara’da bulunmuştur.Bu tipe giren lahitlere de bu lahide izafeten Sidamara tipi lahit denir.
TABNİT LAHDİ SALONU: İki bölüm Tabnit lahdi salonudur.Bu salonda ilk önce satrap lahti görülen lahitte Perslerin satrap denilen valileri tasvir edildiği için adına Satrap lahdi denilmiştir.Bundan sonra Sayda Kralı Tabnit’in mumyası ve ortada lahti teşhir edilmektedir.M.Ö.VII.yy. ait olup dioritden yapılmıştır.Lahdin kapağı sıkı bir kefen içine sarılmış geniş bir mumya şeklinde olup başı çok iri ve omuzları arasında gömülmüş şeklindedir.Yüzü tamamen mısır tipindedir.Omuzları ve göğsü geniş bir gerdanlıkla örtülüdür.Gövdedeki hiyeroglif kitabesinden lahtin ilk sahibinin Peneftah isimli Mısırlı bir Generale ait olduğu anlaşılmaktadır.Bunun altında da lahdin ikinci sahibi Tabnit’in Fenike/ İsa’nın da kitabesi bulunmaktadır.Kitabede; “Ben Astarte Rahibi ve Saydalılar Kralı Tabnit bu lahdin içinde gömülüyüm.Ey benim mezarımı bulan kimse her kim olursan ol benim lahdimi açma ve benim huzurumu bozma, çünkü yanımda ne gümüş, ne altın ne de define vardır.Bu lahitte yalnızca yatmaktayım.Bana mezar olan bu lahdi açma, bu türlü hareket Astarte’ye karşı büyük bir harekettir.Eğer tembihimi tutmaz, aksine mezar odamı açar benim huzurumu kaçıracak olursan, yaşayan insanlar arasında ve güneş altında nesilden ve nesepten mahrum kal ve ölüler arasında yatacak yer bulma.” denilen ilginç beddua okunmaktadır.
Bu lahdin salonunda granitten yapılmış insan şeklinde Mısır lahdi, sağında mermerden antrapoid iki lahit bulunmaktadır.Bu insan şeklindeki lahitlerden biri kadın diğeri erkek başlıdır.Bu tip lahitler V.yy. görülmeye başlamış IV.yy. kadar devam etmiştir.
ASOS SALONU: Arkaik eserler salonundan Asos Tapınağı’ndan getirilen eserlerin sergilendiği salona geçelim.Çanakkale’de bulunan Asos Tapınağı M.Ö.530 yılların aittir.Bir tepede denize karşı olan bu tapınağın hala yerinde birçok mimari kalıntıları durmaktadır.İşte bu salonda bu tapınağın firizleri sergilenmek istenmiştir.Lahit kapakları, mezar stelleri solda ilah Bes’in büyük boy heykeli yine bu salondadır.Ortada Likya kule mezarına ait kabartmalar bulunur.
Buradan attık kabartmalar salonuna geçilir.Burada M.Ö.IV. ve V.yy. ait eserler sergilenmiştir.Aslan heykeli, Aslan heykeli, Artemis heykelciği, attike tipindeki mezar steli, giyimli erkek heykeli,gaia başı, dionysos heykelciği,Apollon ve Athena heykeli salonun sağ bölmesini süslemektedir.Sol bölümde ise Halikarnassos mausoleumuna ait dişi aslan üste ilahe kabartması Asklepois heykeli, kadın heykeli gibi eserler bulunmaktadır.Yan duvarda ise mezar stelleri,attika tipindedir.Yanda Hermes başları bulunmakta, salonun tam ortasında M.Ö.VI.yy. Roma kopyası bir karyatid bulunmaktadır.Bu eser Aydın Tralles’de bulunmuştur.
PHİLİKOS SALONU: Buradan Philikos salonuna geçilir.Girişte iki Tanrıça başı görülür.Salonun sol bölümünü süsleyen eserler Miletos’taki Faustina hamamından getirilmiştir.Bunlar 335 envanter no ’lu müzisyen Heykelciği, 2001 envater numaralı Kitara çalan müzisyen 2007 no’lu terpsikhore heykeli ve 200 en. no ’lu meşhur kitara çalan Apollon heykelidir.Miletos Faustina hamamının müzeler salonunu süsleyen bu eserler Helenistik çağa ait Praksiteles üslubunda yapılmış Roma kopyalarıdır.
AFRODİSİAS SALONU: Salonun girişinin iki yanında Afro disras hamamlarından getirilmiş mimari parçalar sergilenmektedir.Salonun ortasında bulunan Sakallı nehir tanrısını inceleyelim.M.S.11.yy. ait olan bu eser Efesos’da bulunmuştur.
Sağda Afrodit kabartması Miletos’ta bulunan M.S.11.yy. ait atlet heykeli M.Ö.11.yy. ait Bergama’da bulunmuş büyük Zeus heykeli, Atianax’ın kızı Cleopatra heykeli, M.S.1.yy. ait ilahe başı yer almıştır.Merdiven sahasında ayrıca Dionysos kabartması ve heykeli, nike heykeli, yarı çıplak Aforodit heykeli ve heykel gövdesi görülebilir.Sol bölmede adak stelleri, bunlardan sonra 4410 env. no’lu büyük Tykhe basında manto giymiş olarak görülür.Bu Tykhe heykeli göz alıcı güzelliktedir.M.Ö.11.yy. ait olan bu eser M.Ö.IV.yy. ait bir eserden ilham alınarak yapılmıştır.
Orta direklerden sağdaki Artemis heykelciliği,Roma çağına ait iki Afrodit heykeli, sol sütunda ise Nymhe heykelciliği, yanda Meter Mygene heykelciliği, arkada Nike heykelciği bu sütunları süslemektedir.Merdiven’in iki başındaki sütunun önünde Roma devrinde ait iki kadın heykeli bulunmaktadır.
ROMA SALONU : Salonun sağ bölümünde Asklepios ve oğlu Telesphoros heykeli,büyük kadın başı,1266 envanter no’lu Afrodisias’da bulunmuş M.S.IV. yy. ait yüksek bir memur heykeli,5555 Env. no’lu İmparator Tiberius portesi,Selsus Polemeanus heykeli,Akrippina başı,İmparator Marcus Aurelius başı gibi nefis porteler bulunur.Ayrıca bu bölümü 2264 Env. no.'lu İmparator Valentianus II.heykeli,50 no’lu env. İmparator Hadrianus’un ayağı altında küçük bir barbarı ezerken görülen görkemli heykeli,2265 env.no’lu yüksek bir memur heykeli süslemektedir.
Sütun yanında İmparatoriçe Faustina ’nın büstü,İmparator Marcus Aurelius büstü,ortada İmparator Arkadius ’un büstü sergilenmiştir.Sol bölmede erkek heykeli, Athena heykeli,kadın heykelleri, Poseidon heykeli,oturan İmparatoriçe heykeli,tahta oturmuş Zeus heykeli gibi Roma devri’nin en güzel eserleri görülmektedir.
BİZANS ESERLERİ SALONU :Burada Bizans İmparatorları ve hanedanlarına ait lahitler ve Bizans devri mimari eserleri bulunmaktadır.
Not : İstanbul Arkeoloji Müzesi Dünya’nın sayılı müzelerinden biridir.
İMRAHOR ANITI (İLYAS BEY CAMİİ)
(St.Studios Manastırı Hagios Ionnes Prodromos Bazilikası): Ayasofya Müze Müdürlüğü’ne bağlı olan anıt, bu müdürlüğün izni ile ziyaret edilebilmektedir.Yedikule semtindeki bu yapı Bizans dönemine ait en eski yapıdır.5.yüzyılda inşa edilmiştir.Manastır ve kilise, kurucusundan dolayı Studios olarak tanınmıştır.Manastır, Bizans döneminde önemli bir dini merkezdir.Latin istilası sırasında büyük ölçüde yıkıma uğramışsa da 13.yüzyılda onarılarak etrafı kalın bir duvarla çevrilmiştir.12. ve 15. yüzyıllarda İstanbul’a gelen gezginler kilisenin süslemelerinin güzelliğinden ve görkemliliğinden söz etmişlerdir.1486 yılında camiye çevrilmiştir.Çeşitli zamanlardaki depremler ve yangınlar nedeniyle büyük ölçüde zarar gören yapının 1908’de çatısı da çökmüştür.Yapı bu haliyle günümüze gelmiştir. Bazilikanın özgün sütun, başlık ve mimari öğelerinden bir bölümü ile zengin döşeme süslemeleri korunabilmiştir.
TÜRBELER MÜZESİ: Osmanlı döneminde türbe yapmak, bunların bakımı ile ilgilenmek ve türbelere armağan vermek gelenekti.Bu nedenle sanat değeri yüksek türbeler inşa edilmiştir.20.02.1925’te tekkelerle birlikte kapatılan türbelerin bir kısmı daha sonra ziyarete açılmıştır.Mülkiyetleri vakıflarda kalmak üzere, devredilen türbeler Topkapı Sarayı Müzesi, Türk İslam Eserleri Müzesi gibi müdürlüklere kullanım hakkı verilerek bu müzelere bağlı birimler olmuştur.1979 yılında İstanbul’daki 119 türbe İstanbul Türbeler Müze Müdürlüğü adı altında toplanmıştır.
TÜRK İSLAM ESERLERİ MÜZESİ:
Türk ve İslam sanatı
eserlerinin sergilendiği müzenin kuruluş çalışmaları 1913 yılında tamamlanmış ve
müze, Mimar Sinan’ın eseri Süleymaniye Camii külliyesi içinde yer alan imaret
binasında,1914 yılında “Efkaf-ı
İslamiye Müzesi” (İslam Vakıfları Müzesi) adı
ile ziyarete açılmıştır.Cumhuriyet’in ilanından sonra ise “Türk ve İslam
Eserleri Müzesi” adını almıştır.Müze, Süleymaniye imaret binasında 1983 yılında,
bugün içinde bulunduğu İbrahim Paşa Sarayı’na taşınmıştır.16.Yüzyıl Osmanlı
sivil mimari örneklerinin en önemlilerinden olan İbrahim Paşa Sarayı, Roma
dönemine uzanan tarihi hipodrom üzerinde yükselir.kesin yapılış tarihi
bilinmeyen bu bina, 1520 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından kendisine 13
yıl sadrazamlık yapacak olan İbrahim Paşa’ya armağan edilmiştir.Türk ve İslam
Eserleri Müzesi, 1984 yılında Avrupa Konseyi Yılın Müzesi yarışması Jüri Özel
Ödülü’nü, 1985 yılında da Avrupa Konseyi ve UNESCO tarafında çocuklara kültür
mimarisini sevdirme konusundaki çalışmalarından dolayı ödül almıştır. Müzede
eserler yedi bölümden sergilenmektedir.Halı Bölümü, El Yazmaları ve Hat Bölümü,
Ahşap Eserler Bölümü, Taş Sanat Bölümü, Seramik ve Cam Bölümü, Maden Sanatı
Bölümü ve Etnografya Bölümü.Konusunda dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan
Türk ve İslam Eserleri Müzesi, kırk bin eseri aşan koleksiyonu ile, İslam
sanatının hemen her döneminden ve her türünden seçkin eserlere sahiptir.

ATATÜRK MÜZESİ (BÜYÜKŞEHİR MÜZESİ): Atatürk’ün Aralık 1918-16 Mayıs 1919 tarihleri arasında kaldığı ev, 28 Mayıs 1928’de İstanbul Belediyesi tarafından alınmıştır. Atatürk’ün milli mücadele çalışmaları başlattığı bu ev onun adını ve devrimlerini vurgulamak amacıyla 15 Haziran 1942’de “Atatürk İnkılabı Müzesi” olarak ziyarete açılmıştır.9 Ocak 1962’de geçirdiği yangın tehlikesinden sonra onarılarak 4 Mart 1962’de açılan müze, 1977 yılında belediye tarafından Turing Otomobil Kurumu ve İş Bankası’na restore ettirilmiş ve 19 Mayıs 1989 yılında onarım amacıyla kapatılarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yeniden düzenlenmiştir.Müze koleksiyonunun önemli bölümünü Mustafa Kemal Atatürk’e ait kıyafetler ve eşyalar oluşturmaktadır.Ayrıca askeri ve sivil yaşamına ait orijinal fotoğraflar, kendi el yazısı ile yazılmış belgeler sergilenmektedir.
AYA İRİNİ MÜZESİ (ST.İRENE):
6.yüzyılda İmparator
Justinianus zamanında inşa edilmiştir.Atrium, narteks, üç refle naos ve
apsisten
oluşan yapı, gerek kullanılan malzeme gerek mimarisi ile tipik Bizans
yapısıdır.1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilmediği için
yapılmamıştır.Uzun bir süre ganimetler ve silahların saklanmasıyla kullanılmış,
Damat Ahmet Fethi Paşa 1846 yılında ilk Türk müzesinin çekirdeğini oluşturan
eserleri burada sergilenmiştir.1875 yılında buradaki eserler Çinili Köşk’e
taşınmış, 1908’den itibaren ise Askeri Müze olarak kullanılmıştır.Daha sonra bir
süre boş kalan yapı onarılarak Ayasofya Müze Müdürlüğü’ne bağlı bir birim
halinde getirilmiştir ve bu müdürlüğün izni ile gezilebilmektedir.
KARİYE MÜZESİ :
Ayasofya Müze Müdürlüğü’ne bağlı olarak hizmet veren Kariye Müzesi, Edirnekapı
semtinde y
er almaktadır.Kaynaklarda sur dışında eski bir şapelden söz edilir.Bu
şapelin yerine Justinianus tarafından Kariye (Khora-Chora)
yaptırılmıştır.Kilise, surlara yakın Blakhernai İmparatorluk Sarayı’nın
genişlemesiyle önem kazanmıştır.11. yüzyılın sonlarında yeniden inşa ettirilen
yapının kubbesi dört kemerle taşınan kiborium şeklinde bir
mekana sahiptir.1204-1261 yılları arasındaki Latin işgali sırasında manastır ve
kilise harap olmuştur.14.yüzyılın başlarında Theodoros Metokhites tarafından
onartılan kilisenin kuzeyine bir ek, batısına bir exonarteks, güneyinde bir
şapel (parekklesion) eklenerek bu ekler mozaik ve freskolarla
süslenmiştir.Kariye mozaik ve freskoları Bizans resim sanatı son döneminin en
güzel örnekleridir.İstanbul’un fethinden sonra bir süre daha kilise olarak
kullanılan yapı 1511 yılında camiye dönüştürülmüş, mozaik ve freskolar badana ve
tahta kepenklerle örtülmüştür.1948-1958 yılları arasında Amerikan Bizans
Enstitüsü ’nün yaptığı çalışmalar sonunda tüm mozaik ve freskolar ortaya
çıkartılmıştır.
TEKFUR SARAYI:
Edirnekapı ve Eğrikapı arasında bulunmaktadır.Bizans döneminden kalma bir
saraydır.İstanbul’un Fethi’nden sonra farklı amaçlarla kullanılmıştır.İmparator
XII.Konstantinos döneminde (10.yy.) yapılmış olması nedeniyle “Kostantin
Sarayı” adıyla bilinmektedir.Sarayda, Bizans döneminde, taht törenleri
yapılmaktaydı.Yapı, Osmanlı döneminde “Tekfur Sarayı” olarak anılmıştır.Çini
atölyesi, kibrit atölyesi olarak da kullanılan yapı 1864 yangınından sonra harap
bir hale gelmiştir.
TOPKAPI SARAYI: Bir çağ açıp, bir çağ kapatan Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un zaptından sonra devlete başkent olarak bu alımlı şehri seçmişti (1453).Artık Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’du.Osmanlı Devleti’ni yönetecek padişah sarayı da İstanbul’a kurulacaktı.

İlk saray Beyazıt’ta yapılmış, sonra Genç Osmanlı padişahı zeytinlik bir alan olan Saray burnunda yeni bir saray yapılmasını emir buyurmuştu.İşte bu buyruk gereğince 1465-1478 tarihleri arasında bugünkü Topkapı Sarayı’nın ilk binaları yapılmış, Osmanlı Devleti buradan yönetilmeye başlamıştı.
Saray-ı Cedid-i Amire denilen yeni imparatorluk sarayının etrafı surlarla sarılarak emniyet altına alınmış oldu.Böylece Fatih ile başlayan küçük saray her sultan tarafından yeni köşkler, yeni saraylar eklenerek 700.000 m2 'lik geniş bir alana yayıldı.Çeşitli köşklerden oluşan bir saray kompleksi meydana geldi.
Evliya Çelebi’nin bildiğine göre 1640 ‘larda sarayın nüfusu 40.000’e ulaşmış adeta bir şehir, bir devlet görünümünü almıştı.
Dört asra yakın Osmanlı Devleti’nin idare edildiği bu saraya sur kapıları önünde duran toplardan dolayı halk Topkapı adını vermiştir.5 km.den uzunca olan ve üzerinde birçok kulesi bulunan sarayı denizden ve karadan çeviren surların koltuk kapısı denilen küçük kapılardan başka üçü kara, üçü deniz tarafından olmak üzere altı büyük kapısı vardır.
Esas giriş
kapısı Fatih devrinden kalan İmparatorluk Kapısı anlamına gelen Bab-ı
Hümayün’dur.Bu saraya girişte birinci kapıdır.İkinci kapı Sulh Kapısı anlamına
gelen Babüsselem’dır.Saltanat bu kapıdan sonra başladı.Şimdi ise müzenin girişi
bu kapıdandır.Bu kapının iki yanında külahlı iki kule bulunmaktadır.Burada hüküm
giymek üzere olan vezirlerin hapis olduğu bilinmektedir.Bu kapıdan sonra yalnız
padişahların atla çıkabildikleri, bayram törenlerinin yapıldığı Alay Meydanı
denen 22 dönümlük ikinci avluya gelinir.Bu avlunun gerisinde de sarayın üçüncü
kapısı olan Babüsaade adıyla anılan kapısı yer alır.Cüluslarda, bayramlarda ve
ayak divanlarında padişahın tahtı kurulur, padişahlar tebrik ve şikayetleri
burada kabul ederdi.
Bu kapıdan
sarayın üçüncü avlusuna çıkarılırdı.Bu avlu ve daha gerisindeki dördüncü avluda
bulunan köşklerde padişahlar gündüzlerini geçirir, devlet işlerine bakarlar,
geceleri de hareme çekilir, gündüzün yorgunluğunu çıkarırlardı.
Osmanlı Sultanları dört asra yakın burada yaşanmış, buradan devleti idare etmişlerdi.1856 yılından sonra da yeni yapılan Dolmabahçe Sarayı’nda hüküm sürmeye başlarlar.
TOPKAPI SARAYI’NIN GEZİSİ: Topkapı Sarayı’nı gezmek için geldiğimizde arabamızı park ettiğimiz yer sarayın birinci avlusudur.Eskiden burada saraya ait binalar bulunmaktaydı. Buraya gelirken geçtiğimiz kapıda sarayın Bab-ı Hümayun denen birinci kapısıdır.İki kuleli bu görkemli kapının demir dövme kapı kanatları 1525’de Gayb Bin Mehmet adlı bir usta tarafından yapılmıştır.Kule altındaki odalarda saray kapıcıları kalırdı.Burada vezirler geçici olarak hapis olurdu.
Bu kapı Topkapı Sarayı Müzesi’nin giriş kapısıdır.Kapıdan girdiğimizde sarayın 160x130 m. ebadında 22 dönümlük ikinci avlusuna geliriz.Bu avlunun sol tarafında harem,kubbe altı, has ağır, zülüflü Baltacılar koğuşu, iç hazine gibi bölümler , sağ tarafında da mutfaklar bulunmaktadır.Fatih tarafından yaptırılan daha sonra ünlü Türk mimarı Mimar Sinan’ın onardığı 20 bacalı 1200 aşçının çalıştığı ünlü saray mutfaklarında şimdi modern Topkapı Sarayı müzesinin Çin ve Japon porselenleri sergilenmektedir.Şimdi biz sağdaki taş yoldan bu seksiyonları görerek gezmeye başlayalım.
ÇİN VE JAPON PORSELENLERİ:
Eski saray mutfaklarında
teşhir edilen bu koleksiyonunun tamamı 12.000 adet olup, ancak bunun üçte biri
teşhir edilebilmektedir.Çin Hükümdar sülalesi devrine göre tertiplenen bu
seksiyonun I.bölümünde X. ve XIII.yy.’da yapılmış yeşil renkli seledonlar teşhir
edilmektedir.Zehri belli ettiği için sultanların bu kaplarda yemek yedikleri
söylenir.Böylece muhtemel bir zehirlenmeye karşı tedbir almış olsalar gerekir.
Yeşil renkli sele donların karşısında XIV.yy. Yuan devri mavi-beyaz porselenleri ile ortadaki vitrinlerde XIV.-XVII. yy. ’la ait Ming devri porselenleri sergilenmektedir.
2.bölümde yine Ming devri mavi-beyazları yer alır.Bu porselenler özellikle Kanuni’nin beğenisini kazandığından sarayda bol miktarda bulunmaktadır.3. ve 4. bölümlerde ise XVII. ve XX.yy’larda yapılmış çok renkli Ching devri porselenleri yer almıştır.Son bölümde sergilenen kendine özgü tip desenleriyle beğenimizi kazanan Japon porselenlerinden sonra yandaki Türk mutfağının sergilendiği bölümde eski Türk mutfağının özelliklerini içeren kap kaçaklar teşhir edilmektedir.
ARZ ODASI: 1856 yılında bugünkü şeklinde onarılarak günümüze erişebilmiş bu bina küçüklüğü yanında birçok tarihi olayların sahne olduğu, büyük kararların verildiği bir yapıdır.Burada yapılan elçi kabilleri Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü ve ihtişamını yansıtacak bir biçimde yapılırdı.
PADİŞAH ELBİSELERİ SEKSİYONU:
Buradaki elbiseler
Fatih’ten başlayarak V.Mehmet Reşat’a kadar kronolojik bir sıra takip
ederler.Çatma, kakma, seraser, kadife, atlas, canfez gibi Türk kumaşlarından
yapılmış olan elbiseler renk ve motifleriyle göz kamaştıracak kadar güzeldir.
HAZİNE: Hazine-i Hümayün (Padişah hazinesi) çeşitli ganimetlerden İstanbul’a gelen elçilerin sultanlara getirdikleri hediyelerden, padişahların tahta geçiş törenlerindeki armağanlarından ve satın alınan kıymetli eşyalardan oluşmuştur.Özellikle Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferinden sonra hazine o kadar çok zenginleştirmiş ki Sultan Selim’de “Benim altınla doldurduğum hazineyi ahfadımdan kim mangırla doldurursa onun mührü ile mühürlensin.” dediği söylenmektedir. O günden sonra son zamanlara kadar Hazine-i Hümayün Yavuz Sultan Selim’in mührü ile mühürlenmiştir.
I. SALON: İlk salona girdiğimizde solda 1.Vitrinde Sultan III.Mustafa’ya ait bir zırh yer almaktadır.Evvelce IV.Murat’a ait olduğu sanılan zırhın arşiv çalışmaları ile II.Mustafa’ya ait olduğu kanıtlanmıştır.Zırh ince çelik ağdan yapılmış olup, üzerinde altın plakalar ve kıymetli taşlar görülmektedir.Başı ve bütün vücudu örten bir biçimde hazırlanmıştır.Yine kıymetli taşlı kılıç, kalkan, eldiven ve üzengiler zırhı tamamlayan öğelerdir.
2.Vitrindeki eserlere gelince: burada üzerleri incilerle teshin edilmiş Sultanlara ait Kur’an kapları bulunmaktadır.Bunlardan bir tanesi Sultan Abdülaziz’in oğlu Mahmud Celaleddin Efendi’ye ait olup, siyah kadife üzerine incilerle süslenmiş, orta kısmında elmaslarla “Maşallah” yazılmıştır.Alttan üç inci püskül sarkan diğer bir Kur’an kabı da Sultan Abdülmecid ’in kızı Cemile Sultan’a aittir.
3.Vitrinde: IV.Murat’a ait abanoz ağacından fildişi sedef kakma taht, XVII.yy. Türk işlemeciliğinin en güzel örneğini veren bir örtü ile örtülmüştür.
4. Vitrinde: XVI. ve XVII.yy’da yapılmış Türk-İran işi sürahiler, kupa ve kaseler, ibrik ve mataralar yer almıştır.
5. Vitrinde: Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’ya ait altın şamdanlar, Van Valisi Mehmet Paşa’ya ait nargile (XVIII.yy) mum söndürme makasları.
6. Vitrinde: Som yeşimden kase vazolar ile önde pırlanta süslü II. Wilhelm’in II.Abdülhamit’e hediyesi olan asa görülür.
7. Vitrinde: Sultan II.Mahmud’un annesi Nakşidil Valide Sultan’a ait altın şamdan, II.Abdülhamit’e ait altın şerbet takımı ile leğen ve ibrik, altın eserlerin en güzel örneklerini teşkil eder.
II. SALON
2. Vitrinde: En üst tarafı altınlarla çevrili köşeli üç iri zümrütten yapılmış, Sultan Abdülhamit’e ait askı salonun en göz alıcı eserleridir.Üç iri zümrütten oluşmuştur.Zümrütler bir üçgen meydana getirecek şekilde konulmuş etrafı yapraklarla tezyin edilmiş, altın bir çerçeve ile çevrelenmiştir.Alttan 48 dizi ince bir püskül şeklinde sarkmaktadır.Bu askıda diğerleri gibi I.Abdülhamit tarafından Hz.Muhammed’in mezarına her sene giden Sürre alayı ile hediye olarak gönderilmiştir.Daha sonra 97 parça olan bu kıymetli mücevherler Türkiye sınırları dışında kalması nedeniyle Mekke ve Medine Muhafızı Fahrettin Paşa’nın çabaları sonucu tekrar İstanbul’a getirilerek hazinede yerlerini almışlardır.Yine aynı vitrinde son zümrütten altı köşeli olarak yapılmış askı I.Sultan Ahmet’e aittir.Altı ayak üzerine oturtulmuş gövdenin her kenarı altın çerçeve ile kaplanmıştır.Kapağı altından kafes şeklinde olup kubbe şeklindedir.Dış yüzü elmas ve Yakuplarla işlenmiştir.Alt kısmında altın plaka üzerinde yer alan XVII. yy. Türk işi sorguç sekiz cm. uzunluğunda kalın bir iğne üzerine tutturulmuş olup, sorgucun üzeri 5 cm. uzunluğunda iki adet zümrüt ve bir Seylan taşı ile süslüdür.Ayrıca altın yapraklarda çeşitli büyüklükte elmaslar yer almaktadır.İki yanında dört adet inciden zinciri bulunmaktadır.Bu vitrinde I.Ahmet’e ait bir askıda sergilenmiştir.
3. Vitrinde : En üstte Sultan Mustafa’ya ait zümrüt askı ile IV.Mehmet’e ait zümrütlü hançer teşhir edilmektedir.Turhan Sultan’ın Yeni Camii’nin açılışı dolayısıyla oğlu IV.Mehmet’e armağan ettiği XVII.yy. Türk sanatının güzel bir örneği olan 31 cm. uzunluğundaki bu hançerin sapı som zümrütten olup, kını altın üzerine kıymetli taşlarla süslenmiştir.Burada yer alan zümrüt askı ile 19 cm. ’lik zümrüt üzerine üste altın kabartma bir kılıf ile altta kancaya bağlanmış 38 dizisinden oluşmaktadır.
4. Vitrinde : En göz kamaştırıcı eser zümrütten bir askıdır.55 cm. uzunluğundaki bu askının en üstünde 4 cm.’lik bir zümrüt bulunmaktadır.Bunun altında da etrafı elmaslarla süslü altın plaka yer almaktadır.8x9 cm. boyutundaki altın plakaların iki tarafında da I.Abdülmecit’in kitabesi bulunmaktadır.Altta damla incilerinin süslediği altıgen ve yuvarlak zümrütler ile en üstte 17. dizesinden oluşan bir püskül askının güzelliğini tamamlamaktadır.
5. Vitrinde : Sorguçlar ok ve yay sadakları ile bir (zehirli akıtma yüzüğü) yer almıştır.Alttaki zümrüt ve diğer kıymetli taşlarla süslü ok sadağı son derece ilginçtir.
6. Vitrinde : Bu vitrinde Topkapı hançeri vardır.Topkapı filminden dolayı turistik bir ün kazanan bu hançer, İran hükümdarı Nadir Şah’a hediye olarak yaptırılmış ancak İran’da isyan çıkmış, Nadir Şah’ta katledildiğinden hançer tekrar İstanbul’a getirilerek Osmanlı hazinesinde kalmıştır.35 cm. boyundaki bu hançerin kabzasında 3 iri zümrüt bulunmaktadır.Ayrıca tepesinde 8 köşeli zümrüt kapağın altında da ufak bir saati vardır.Kapağın etrafı ve kabzasının iki yanı elmaslarla işlenmiştir.Kabzasının diğer yüzü sedef ve meyve motifleriyle minelidir.Kına altın üzerine mineli olan bu meşhur hançeri de inceledikten sonra ortadaki vitrinde XVII.yy’nın ağaç işçiliğinin şaheseri olan I.Ahmet tahtını görelim.
Sarayın sedef ustası Mehmet Ağa tarafından yapılan bu taht ceviz ağacından olup, üzeri boğa ve sedef kaplanmıştır.Ayrıca üzerinde irili ufaklı değerli taşlar bulunmaktadır.
7. Vitrinde : Nadide el oymaları necef ve yeşimden yapılmış çeşitli, eserler yer almaktadır.
8. Vitrinde : Sultanların doğduğu zaman Padişah’a gösterilmek üzere içine konduğu altın beşik yer almıştır.103x50 cm. ebadındaki altın beşiğin dış yüzü çiçek motiflidir, üzeri elmas ve zümrütlerle zenginleştirilmiştir.Aynı vitrinin üstündeki askı ise bu güzelliği tamamlamaktadır.
III. SALON
1. Vitrinde: Değerli taşlarla süslü Kur’an kapları görülebilir.
2.Vitrinde: II.Abdülhamit’e ait murassa tatlı takımı,altın buhurdan ve gülabdanlar, mineli şerbet takımı yer almıştır.
3. Vitrinde: En üstte II.Mahmut’a ait Huralı bir askı görülür.Mavi ve pembe mine üzerine elmaslarla II.Mahmut Turası işlenmiştir.Zinciri altındandır.38 cm. uzunluğundadır.Altında 45 dizi inci püskül bulunmaktadır.Aynı vitrinde Kevkeb-i Düri elması gözlerimizi kamaştıracak güzelliktedir.Sebçerağ elması oval gümüş bir plakaya tutturulmuş çeşitli büyüklükteki elmaslardan oluşmuştur.Bronzlar , yüzükler, elmaslı ve zümrütlü güzel takımlar vitrini süsleyen diğer eserleridir.
4. Vitrinde:
Altın bir tepsi, altın buhurdan ve
gülabdanlar sergilenmiştir.Bu bölümün en göz kamaştırıcı eserlerinden birisi de
pencereler arasındaki 5. vitrine yerleştirilen Kaşıkcı Elması’dır.
5.Vitrinde: 86 kıratlık elmas,gümüş bir yuvaya oturtulmuş olup etrafını 49 pırlanta süslemektedir.Bu elmasın ”Kaşıkçı ”olarak adlandırılmasının sebebi,kaşığa benzediğindendir.Bir rivayete göre de, elmasın fakir bir balıkçı tarafından bulunmasıdır.Fakir balıkçı kuyumcuya giderek üç kaşık karşılığında değiştirir.Bu nedenle kaşıkçı elması dendiği söylenir.İster kaşığa benzediğinden,ister üç kaşığa değiştirilmesinden kaşıkçı elması denmiş olsun,ama her halde bu söylenti en akla yatkın olanıdır.
1774 de Pıgot adlı bir Fransız subayı,Hindistan’da Madros Mihracesinden bir elmas satın alır ve Fransa’ya getirir.Bir çok el değiştiren elmasın,Napolyon’un sürgünden kurtulması için bu elması satışa çıkarttığı,satışta Tepedelenli Ali Paşa’nın aldığı ve ondan da Osmanlı Sarayı Hazinesine geçmiş olduğu söylenir.Elmasın altındaki 49 pırlantanın sonradan II.Mahmud tarafından konduğu sanılmaktadır.Ortadaki iki vitrinde 48 kg. ağırlığında ve 6666 adet elmas süslü Abdulmecid tuğralı altın şamdanlar yer almıştır.Yine ortadaki büyük vitrinde değerli taşlarla süslü mineli eserler,Padişahlara Romanya,Yugoslavya,Fransa,İsveç,Siyam gibi ülkeler tarafından sunulan yabancı nişanlar ve madalyalar sergilenmiştir.
6.Vitrin : Muhteşem törenlere sahne olmuş,nice Padişahların üzerinde oturarak tebrikleri kabul ettikleri taht görülmektedir.Altın kaplama ve değerli taşlarla süslü bu bayram tahtı,Padişahların Topkapı Sarayını terk etmelerinden sora bile,geleneklere uyularak Bayram ve Cülüs tebriklerinde ,Dolmabahçe Sarayına getirilmiş ve kullanılmıştır.Bu Altın Bayram Tahtı 108x178 cm. boyunda olup 250 kg ağırlığındadır.Üzerinde 954 adet zebercet vardır.1585 yılında Sultan II.Murad’a Mısır Valisi İbrahim Paşa tarafından hediye edilmiştir.
4. SALON : 4.Seksiyonun ilk dikkat çeken eseri Türk-Hint işi tahttır.Geniş bir koltuğu andıran bu taht,Nadir Şah tarafından I. Mahmud ’a hediye edilmiş olup,üzeri yeşil ve kırmızı zeminde inci ve zümrütle işlemelidir.
PADİŞAH POTRELERİ VE MİNYATÜRLER GALERİSİ : Bu seksiyonun alt katı Türk ve İslam Dünyası’nda XIII yüzyıldan XIX. Yüzyıla kadar yapıla gelmiş minyatür ve tezhip örneklerine ayrılmıştır.Üst katta ise, I.Osman’dan başlamak üzere son Padişah Vahdeddin ’e kadar,Osmanlı Sultanları’nın porteleri sergilenmiştir.
Bu seksiyonun solunda kıymetli saatlerin yer aldığı saat seksiyonu bulunur.Burada XVI.yy. dan XX. Yy. kadar yerli ve yabancı saatler teşhir edilmektedir.İstanbul Sanayi-i Nefize Mektebinde yapılmış 1884 tarihli arabesk motifli konsol şeklindeki saat,kapının tam karşısında sedef kakmalı,orglu çalarlı rokoko üslubundaki,İngiliz boy saati,Haliç Tersanesinde yapılmış boğa kaplama masa saati ile Çar II. Nikola ’nın II.Abdülhamid’e hediye ettiği pırlantalı ve sfenks biçimindeki saat bu bölümün en nadide eserleri arasındadır.
HIRKA-İ SAADET DAİRESİ : Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra İstanbul’a getirdiği,kutsal emanetlerin sergilendiği bu seksiyon kubbeli mekanlar halindedir.Girişte arka arkaya iki kubbeli mekanın duvarları XVI. ve XVII. Yy. İznik çinileriyle göz kamaştıran bir güzelliğe sahiptir.Ayrıca ahşap işçiliğin en güzel örneklerini sergileyen dolap ve pencere kapakları bu güzelliği tamamlamaktadır.Ortada yer alan mermer niyet havuzu da son derece ilgi çekicidir.
Bu bölümde ortadaki vitrinde sergilenen Hz.Muhammed’in bambu ağacından yapılmış yayı ile Hz.Ebubekir,Hz.Ömer,Hz.Osman’ın kılıçları bulunmaktadır.
Tam karşısında ise,III.Murad tarafından 1592 tarihinde Kabe’nin tamiri sırasında saraya getirilen tövbe kapısı,ayrıca duvarları süsleyen altın yaldızlı ahşap çerçeveler içindeki ayetler en ilginç eşyalar olarak ziyaretçilerin dikkatini çekmektedir.Buradan soldaki odaya geçilir.Eklektik anlayışın hakim olduğu motiflerle süslü bir kubbeyle örtülü olan bu bölümün yan duvarları XVI. yy. çinileriyle ve çepeçevre dolanan ayet frizi ile bezenmiştir.Odanın ortasındaki vitrinde Hz.Osman’ın şehit edildiği anda okumakta olduğu rivayet edilen ve ceylan derisine yazılmış ilk Kur’an, nişlerde altın kaplamalı Hırka-i Saadet sandıkları,Kabe kilitleri ve Hacerülesved ’in altın muhafazası teşhir edilmektedir.Tavanda teşhir edilen oluklar ise,Kabe’nin oluklarıdır.
Buradan çıktıktan sonra,sağda kalan ilk odayı görebiliriz.Üstü kubbe ile örtülü olup,duvarları çinilerle kaplıdır.Üst tarafı ayet ile süslüdür.Ortadaki büyük vitrin içinde Hz. Muhammed’e ait kutsal eşyalar teşhir edilmektedir.Bunlar: Altın kutu içinde korunan mektup,kabir toprağı,sakalından birkaç kıl,ayak izi ve mübarek dişleridir.
Sol tarafa dönüldüğünde Hırka-i Saadet Odası görülür.Tel bir kafesle kapatılmış ayrı bir bölüm halinde düzenlenmiştir.Eskiden Has Oda diye anılan bu dairede,Padişahlar günlük Devlet işlerini görürler ve önce buradan tahta çıkarlardı.Sultanlar Dolmabahçe Sarayına taşınınca bu oda Mukaddes Emanetlere ayrılmış adı da Hıka-i Saadet dairesi olmuştur.
Tam karşısında Mukaddes Emanetlerin asırlardır içinde korunduğu som gümüşten işlemeli bir muhafaza görülür ki bu muhafaza, Büyük Türk Seyyahı Evliya Celebi’nin babası Zilli Mehmed Efendi’nin eseridir.Bu muhafazanın altında ,Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılan ve iç içe iki altın sandık içinde,Peygamberimizin Hırkası,diğer tarafta kınları kıymetli taşlarla süslü iki kılıç bulunmaktadır.Sancak-ı Şerifte bu bölümün en ilginç eserleridir.Zira Peygamberimizin bayrağı olduğu için,sefere çıkan Osmanlı Padişahları bu bayrağı da yanına alırlardı.Bu yüzden çok yıpranmıştır ve şimdi kutu içinde muhafaza edilmektedir.
KUBBE ALTI : Burası Divan-ı Hümayun(Bakanlar Kurulu ) toplantı yeridir.Bina Kanuni Sultan Süleyman zamanındandır.Fatih Sultan Mehmet,Padişahların divana başkanlık etme adetlerini kaldırmış,bu görevi Sadrazamlar yürütmüşlerdir.
HAREM : Osmanlı Sarayı’nın en merak edilen yerlerinden birisi hiç şüphesiz haremdir.Burasının örf ve adetleri de Tokapı ’da olduğu gibi Dolmabahçe Sarayında da ve diğer Osmanlı Saraylarında da devam edip gelmiştir.
Asıl adı Dar’üs-Saade olan Harem,girilmesi yasak saadet
evi anlamına gelmektedir.Daha yaygın olarak Harem denilen bu yer,ortada
Sultan’ın yattığı yerle bunun etrafındaki Valide Sultan,Kadın
Efendiler,Cariyeler,Sultanlar,Şehzadeler,Harem Ağaları daireleri gibi iç içe
girmiş dairelerden oluşan bir yapı topluluğudur.
Harem’in efendisi Sultandır.Ondan sonra Valide Sultan gelir.(Sultan’ın annesi ) Beylerbeyi,Valiler ve çeşitli yerlerden Sultana hediyeler gelirdi.Bunların arasında kusursuz çok güzel kızlarda armağan edilirdi.Bu küçük yaştaki kızlardan seçilen cariyeler,haremde musiki,edebiyat,saray adabı gibi bir çok hususlarda uzun süre acemi mekteplerinde eğitilir,ancak ondan sonra padişaha takdim edilirlerdi.Bu acemi mektebini bitirmeyen cariyeyi kabul etmeleri adetten değildi.Padişah eğitimini tamamlayan ve kendisine takdim edilen zeki ve güzel kızlar arasından beğendiğiyle evlenir,bunlar sırasıyla,birinci,ikinci kadın efendi diye anılırlardı.Bilinenlerin aksine acemi mektebini bitiren cariyeler 9 yıl çeşitli yerlerde hizmet gördükten sora,isterlerse saraydan ayrılabilir istedikleriyle evlenebilirlerdi.
Osmanlı Sultanlarının evlenecekleri kızları, cariyelerden seçmelerinin amacı çeşitli aileleri hanedanlığa ortak kılmamak,onları Osmanlı Sarayının nüfusundan faydalandırmamak içindir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kuruluş yıllarında uygulanan ve çok zararlı görülen kız alma geleneğinden vazgeçilmiş,padişaha eş olarak güzel kızlar genç yaşta hareme alınarak,özel olarak eğitildikten sonra seçilmiştir.
Haremin kurucusu olarak bilinen Kanuni zamanında 300
kadar olan cariye sayısı gittikçe artmış,III.Murad zamanında 500 ‘e ulaştığı,Avcı
Mehmed zamanında ise 700’e çıktığı çeşitli kaynaklarda belirtilmiştir.Bu kadar
çok kadının bir yerde bulunması,padişahın eşi olma hedefleri kadınlar arasında
çeşitli entrika ve husumetlerin doğmasına neden olmuştur.Bu ilgi çeken yarışın
tatlı öyküleri de vardır.Bu yarışta galip gelene,padişah çeşitli nedenlerle
beğenisini bildirir eğer ondan hoşlanırsa hemen gözdesi olurdu.
İlk defa haremdeki çekişmeyi Kanuni Sultan Süleyman devrinde görüyoruz.Leh veya Rus asıllı cariye Hürrem ,bir bir rakiplerini geride bırakmış Sultanın gözdesi olmasını bilmişti.Belki çok güzel olmayan fakat son derece zeki,haris ve entrikacı olan Hürrem,Sultana takdim edileceği günü sabırsızlıkla beklemiş,bu olaydan sonra unutulmamak için tüm zekasını ve hünerini kullanarak,Osmanlı tarihinde derin izler bırakan ”Hürrem Sultan Efsanesi”nin oluşmasına neden olmuştu.Kanuniyle büyük aşk yaşamışlardı bu sevda.Hürrem ’in Kanuniye yazdığı aşk mektubunda açıkça görülür.
“ Canımın canı Sultanım diye başlayan el fakir,el hakir cariyeniz Hürrem ” diye biten bu aşk mektuplarında adeta Kanuniyi büyüleyen Hürrem,
“Kimseye kılma nazar devleti sultanım sakın
Yalnız gün gibi seyran ile haşaran eylerin,
Vay ne müşkül derd olurmuş padişahların firkatı,
Yakdı,yandırdı beni bu nar-ı hicrin mihneti,
Nola bu cariyeni oda yakmakmış adeti,
Yalnız gün gibi seyran ile haşaran eylerin “
mısralarında,sakın kimseye alıcı gözle bakma diyerek kıskandığını ifade ediyor ve padişahından ayrı kalmanın ne kadar zor olduğunu belirterek hicran ateşinin kendisini yakıp yandırdığını,padişahın cariyesini ateşlerde yakma adetinde olduğunu söyleyerek,Sultan Süleyman’a olan aşkını ve sevgisini kuvvetle vurguluyordu.Bu aşk hikayesi ömür boyu sürmüş,Hürrem koca Osmanlı İmparatorluğu’nun bir numaralı kadını olmuştur.Kanuni’den sonra tahta çıkacak olan II.Selim Hürrem Sultan ile Kanunin çocuklarından biridir.
HAREMİN GEZİLMESİ : Harem dairesi çeşitli devirlerde yapılmış girift yapılardan oluşan oldukça karmakarışık plana sahip bir yapı kompleksidir.Her devirden örnek veren süslemeleriyle olduğu kadar,tarihi olayları ve entrikalarıyla da dikkati çeken bu yer,Topkapı Sarayı’nın ilgi noktalarının başında gelmektedir.
Kanuni zamanında tesis edilen ve II. Mahmud zamanına kadar her sultan zamanında yeni binalar eklenerek 6720m2 lik bir alana yayılan,üç ve beş katlı binalardan oluşan Harem’de 259 oda,46 WC ,12 sandık odası,8 hamam dairesi,8 geçit sofası,1 hastane ve tecrit odası,2 koğuş,4 mutfak,6 kiler dairesi,1 yüzme havuzu vardır.Ayrıca Şehzadeler Mektebi ve bodrumlarda Harem Hapishaneleri bulunuyordu.
Harem’e bugün Kubbealtı’nın arkasına düşen, eski dönemlerde araba kapısı olarak adlandırılmış küçük bir kapıdan girilmektedir.Kadın efendiler ile Sultan efendilerin arabalara binmek için kullandıkları bu kapıdan Harem’e adımımızı attığımızda kendimizi Dolap Kubbe denen mahalde buluruz.
Bu dikdörtgen avluyu geçtikten sonra duvarları nefis çinilerle kaplı nöbet yeri diye isimlendirilen ikinci bir bölüme gelinir.Duvarları Kütahya çinileriyle kaplı bu bölüm Haremağalarının nöbet yeridir.Buradan soldan bir kapı ile Siyah ağalar mescidine geçilir.Tavana kadar çinilerle kaplı olan bu bölümde sedef kakmalı vaiz kürsüsü son derece dikkat çekmektedir.
Yolumuza devam edip önü revaklı taşlı bir yoldan ilerlersek Siyah ağalar koğuşuna ulaşırız.
SİYAH AĞALAR KOŞUĞU: Uzunca bir koridor ve bunun etrafına sıralanan çeşitli odalardan meydana gelmiştir.Bu uzunca koridorun tam karşısında mavi Kütahya çinileriyle kaplı büyük bir ocak yer alır.Sağ taraftaki duvarda asılı olan Ramazan davulu ve falaka ziyaretçilerin ilgisini çekmektedir.Davulun sahur zamanında Harem halkını uyandırmak için, falaka ise suç işleyen ağaların cezalandırılmasında kullanıldığı söylenmektedir.Alt kattaki odaları oldukça kasvetli olan bu üç katlı binada üst katlarda genç ağalar, alt katta ise yaşlı ağalar kalırdı.
Buradan ayrılıp son derece zarif bir yapı olduğu dıştan bile fark edilen Kızlarağası dairesi ve şehzadeler mektebinin önünde ilerleyerek bütün duvarları çeşitli dönemlere ait çinilerin yer aldığı bir taşlığa girelim.Bu kapıdan içeriye girdiğimizde üstü örtülü geniş bir taşlıkta karşılaşırız.
Eskiden haremağalarının nöbet tuttukları, üç kapıya sahip, simetrik olarak yerleştirilmiş kenarları ahşap üzerine altın yaldızlarla tezyin edilmiş büyük endam aynalarıyla dikkati çeken bu yerden sonra, Kadın efendiler başlığına giden yola sapalım.Yolun sol tarafında yemeklerin konulması için mermer masalar vardır.Burayı geçtikten sonra Kadın efendiler taşlığına ulaşırız.Soldaki sütunlu ve revaklı kısmında, Kadın efendiler hamamı ile bir çeşme bulunmaktadır.Çeşmenin tam karşısındaki kapıdan Kadın efendiler dairesine geçilir.
KADIN EFENDİLER DAİRESİ: Buradan ahşap bir kapı ile giriş holüne gelinir.Sağdaki set üzerinde ahşap işlemeli bir sandık ve gömme dolap yer alır.Kütahya çinileriyle kaplı duvarlar yer yer tamir görmüştür.Buradan dar bir koridora geçilir.Sağda tuvalet, solda yukarı çıkan merdivenler yer alır.Buradan esas odaya çıkılır.Sağdaki duvarda dolap, ocak ve çeşme görülür.Karşıda vitraylı pencereler ocak tamamen tamir görmüştür.Duvarları çinilerle kaplı olan odayı ipek kumaşlı sedirler ve ortada yer alan bakır bir mangal süsler.Soldaki küçük dolaplı oda ise yüklük olarak kullanılmıştır.Koridordaki merdivenle çıkılan yerde kadın efendilere ait 9-10 kadar oda mevcuttur.Küçük odanın tavanı malakari tekniğinde düz tavan olup asıl oda kubbeli ve renkli kalem işidir.
Bu odayı gördükten sonra tekrar taşlığa çıkıp soldaki kapıdan küçük bir antre ile Valide Sultan dairesine gidilir.
VALİDE SULTAN DAİRESİ: Burada ilk gördüğümüz ocaklı duvarları çinilerle kaplı oda Valide Sultan’ın baş hizmetçisine aittir.Duvarları çini kaplı ve sedefli dönme dolaplıdır.Zemin ise tuğla döşemelidir.Buradan sağdaki ilk kapı ile Valide Sultan dairesine geçilir.Buranın zemini tuğla döşemelidir.Sedef geçme gömme dolaplar, solda yer alan Kütahya çinileriyle süslü bir ocak ve girişin sağında görülen mermer bir çeşme odaya ayrı bir güzellik katmaktadır.Duvarların üst kısımları kubbeye kadar buzlu camlarla kaplı olup aydınlığı sağlar.Pencere olmayan karşılıklı iki duvarda XVIII.yy. yapılan manzaralar vardır.Kubbe asma yaprağı ve üzümlerle süslüdür.Pencereden Valide Sultan’ın balkonunun altın yaldızlı kasetli tavanı görülür.Karşıda Valide Sultan’ın yemek odası yer alır.Burası sahte iki sütunla ayrılan ahşap yastıkların süslediği yüksekçe bir bölümdür.Demir şebekelerle süslü pencerelerden ışık alır.Sedirlerle döşeli bu bölümün sağ duvarları sahte mermer, sol tarafı sakça gözü ve çinilerle süslüdür.Tavanın altın yaldızlı ve kasetlidir.Çiniler sonraki bir devirde kaplanmış olup bunlar temizlenerek ortaya çıkarılmıştır.Pencereler içinde Çin vazoları, ortada ise şahane bir gümüş tepsi yer alır.Burada sedef kakmalı bir kapı ile yatak odasına geçilir.Odanın yüksekçe olan bölümünde ahşap zeminde altın yaldızlı sütunlu yatak yeri bulunur.Önü perde ile kapatılarak kullanılmakta idi.Buranın duvarları pano çinilerle, tavanı ise kare çinilerle kaplı olup ayrı desenlidir.Sağda namaz ve dua odası yer alır.Bunlar iç içedir.
İçteki odanın tavanı altın yaldız kasetli, duvarları pembe mermer taklidi ve bol pencerelidir. Birinci odanın duvarları çinilerle kaplı olup tavanı renkli kalem işidir.Burası yatak odası başlığından demir pencerelerle ayrılmıştır.
Buranın tam karşısındaki kapıdan Hünkar Hamamı’na ulaşan bir koridora geliriz.Burası mermer kaplıdır.Dolapların kapakları sedef kakmalı kapılar ahşap boyamadır.Bu koridorun sağından hamama geçilir.
HÜNKAR HAMAMI: Haremde yer alan hamamların en güzeli olan bu hamam, baştan başa beyaz mermerden yapılmıştır.Üç bölüm olarak düşünülen hamamın birinci odası dinlenme ve masaj odası olarak düzenlenmiştir.Duvarların kalem işi süslemelerle kaplı olduğu kalan izlerden anlaşılan bu bölümde görülen beyaz örtülü sedirler insana huzur vermekte, soyunma yerinde yer alan yaldızlı ahşap dolap ve alttan yaldızlara tezyin edilmiş bir çerçeveye sahip kristal ayna ise buraya ayrı bir güzellik katmaktadır.Üçüncü bölümde ise asıl hamam kısmı (Halvet) yer almaktadır.Solda görülen demir kafesli bölümde sultanların yıkandığı yer olup, madeni parmaklıkların kapatılmasının baş nedeni, padişahın yıkanma sırasında herhangi bir suikasta uğramaması içindir.Zarif kurnaları, muslukları, küçük bölümleriyle hayli ilginç olan bu yerden ayrılıp masaj odasının karşısındaki küçük kapıdan geçerek haremin en görkemli köşesi olan Hünkar sofrasına geliriz.